Artakalan

“Hangi dağ efkârlıysa biz oradayız
Perişan edilen her şey bizimdir.”
Ahmet Telli

Bir sertifika daha aldım, bir branşını daha hatmettim insanın. İnsan denilen varlığın hangi uçlara kadar açılabileceği, derin dehlizlerde yolunu gözü kapalı bulabilen, hatta o dehlizleri inşa etmeye kadar gidebileceği konusunda bir kez daha ve yeniden öğrendiklerimin üzerine bir blok daha yerleştirdim. Doğrusu epeyce yıkıldım. Beton dökmüşler boşluklarına kalbimin. Suyun yüzeyine çıkmış, kolları iki yana açık ve sadece fiziken orada olan boğulmuş bir cesetle ufak tefek şeyler dışında pek de farkımız yok birbirimizden. Ben işte maalesef hâlâ göğüs kafesimi indirip kaldırabiliyor ve dünyaya, gördüklerime, duyduklarıma katlanmak zorunda kalıyorum. Otuz sekiz yılımı nasıl zayi ettiğimle ilgili görmezden geldiğim bütün gerçekler bugün karşımda dikilmiş, bana işaret parmaklarını sallayıp hesap soruyorlar. Haklılar da ama ben de haksız olmak için hiçbir şey yapmamıştım. Gerçek, bütün çıplaklığıyla hemen orada duruyor ve ilk defa bir çıplaklık beni bu kadar rahatsız ediyor, paçalarımdan tutunuyor. Eğer başka ışık dalga boylarını görebilme yeteneğiniz olsaydı, onların paçalarımdan tutmuş beni yere doğru yatırmaya çalıştıklarını görebilirdiniz. Aslına bakarsan, bir yıldız gibi içime doğru çok büyük gürültüler ve patlamalar eşliğinde çöktüm; oluyor on ay kadar. Bir kuklacıdan yadigâr kalan iplerle idare ediyorum. Bir de tabii kira ve faturaların hatrına. Otomatik pilotta yaşıyor gibi yapıyorum. Anlık bir Cebrail getiriyor bütün kararları. O söylüyor hangi odada ağlamam gerektiğini ya da başka şeyler —nelerse artık— yapmam gerektiğini. Beni en çok zorlayan şey, hangi hançer gibi şarkımı fon yapmam gerektiği tüm bu ıstırabıma.

Bütün çatlaklarımdan sızdılar. Kanımı içip iç organlarımı kemirdiler. Sirkten başka bir şey değilmiş. Her yanında ucubeler. Bütün davetlerde mönüde yer alan, benim adım. Düşününce hiç fena olmazdı arkadan gelen sperm hücresinin beni geçmesine izin vermek. Başımı alıp da gideyim diyorum, kendimi de benimle götürmek zorundayım. Dağlara çıkayım diyorum. Dağlar zaten bana çıkmış. Keşke silinebilir belleklere sahip olsaydık diye iç çekiyorum sonra. Ya da vulvaya geri dönüş. İnsanın içine yaşama hevesi sokan çok güzel bir şarkı gibi yaşamak isterdim her şeyi. Vardır böyle şarkılar, bilirsiniz. Yok yere umut verip uyuşturur insanı. Ölürken son gördüğüm şey bir tren istasyonuymuş. Bunu beş yıl sonra, öldüğümü anladığım izlerin arasında buldum. Ölüm bir tren istasyonunda vedalaşma sahnesiyle gelmiş ve hiçbir şey anlamamışım. İşte bazı güzel şarkıların verdiği umut sizi bu kadar derin ve uzun uyuşturabilir. Artık kokular hiçbir umudun bastıramayacağı seviyeye geldiği için öldüğümü de anlamak zorunda kaldım. Sabah güneş doğana kadar volta atıyorum, kâh yalnızlığımda kâh geçmişin hoş kokular taşıyan koridorlarında. Ama ayak seslerim yankılanıyor her yerde. İzlediğim bir filmde görmüşüm gibi geliyor o koridor. Keskin dişleri parlıyor; bu benim bildiğim yalnızlık değil. Zaten hiçbir şey bildiğim gibi değil. Ben değilim. Sen değilsin. Hatta yıldızlar bile.

Sanki onca hücre arasından yumurtaya ilk ben girerek bilmediğim bir şeye karşı suç işlemiş, bir gizeme karşı kabahatte bulunmuşum gibi hissediyorum. Gerçeklerin çıplaklığının verdiği rahatsızlık günden güne kilo alıyor. Bugün şartlar olgunlaşmış olsa, bırak var olmak zorunda kalmayı, bir yıldızın kalbinden kopup dünyaya denk gelen bir mineral dahi olmak istemezdim. Keşke öyle olsaydı. Savrulsaydım henüz bir metal ya da mineral atomuyken, uzay boyu karanlığın içinde kandığım bu renkler ve dolunay manzaraları olmadan. Ama eminim taşıdığım yıldız kalıntılarına sorabilsem yine bugün, onlar da yaşanılanları tecrübe ettikten sonra benimle aynı fikirde, hatta daha radikal bile olabilirler. Şimdi mesela örgütlenip ayaklansa ne varsa içimde bir yıldızdan gelen, çatışmalar yaşansa ve biyolojik olarak da içe doğru bir gösterinin sekansı gibi çöksem, geldiğim hiçliğe dönsem… Huzur bulurdu bütün atomlarım. Belki bir meyvenin ruhuna yürür ve sonra bir Tukan kuşuna can olurdum. Gerçek huzur böyle bir şeymiş gibi geliyor artık: bir Tukan kuşunun bedeninde yaşamak. Yerde kalan parçalarımı toplayamadığım için bir süpürge ve kürekle bir araya getirmek zorundayım kendimi. Bakıyorum önümdeki yığına. Neresi neresiydi, ben ne idim, ben kim idim; karanlık bir boşluğa dalıyor gözlerim. Bana bir medet, bana bir mucize ya Rabbelâlemin. Bir gölge bahçeme dalıp papatyaları makasla kafalarına yakın bir yerden kesti. Hepsini geri yerlerine bantladım. Ama biliyorum ki uyur ve uyanırsam hepsi çoktan ölmüş olacak. Bu yüzden on aydır uyumuyor ve bahçeye hiç bakmıyorum. Radyoda ise hayatta kalmış olmanın sancısından bahseden bir şarkı çalıyor.

Bölüm Sonu Canavarı

Bir Cevap Yazın