
Soruyor annesi, hangi kıyafetini giyeceksin? Bahriyelerimi, diyor dili döndüğünce. Çok sevdiği vapura bindirmek için annesinin onu götürdüğü Eminönü’nde görmüştü bir keresinde üç denizci askeri. Pırıl pırıl kıyafetlere aşık olmuştu. O zaman karar vermişti bahriyeli olmaya. Ağlaya sızlaya aldırmıştı annesine o üniformayı. Giydirdi üstünü annesi, altından ipliklere benzeyen uzunca saçlarını yana doğru taradı. Ağladı bir süre mızmızlandı. Büyük adamlar gibi olduğunu düşünüyordu. Damat mıyım ben diye bağırdı gözleri yaşlı. Annesi gülüyordu bu çıkışına. Öfkesiyle dalga geçildiği için yok olmak istedi o an “puf” diye, lambadan gelmiş bir cin gibi… Annesi Bakırköy tren istasyonundaki büfeden sosisli hakkı olduğunu söyleyince cin tekrardan bir çocuğun en mutlu haline dönüşmüştü. En sevdiği şeydi bu, yolda karşıdan karşıya geçerken hemen diplerinden geçen arabalara parmağını hafifçe değdirip boyanın üzerindeki tozun hızla parmağında toplanmasını izlemekten sonraki… Annesi çok kızmasına rağmen bir türlü kendini bundan alamazdı.
Üzerinde bahriyeli takımları, güneşi de andıran saçlarıyla annesinin elinden tutup bekliyor karşıdan karşıya geçmeyi. Geçen ilk arabaya da parmağını uzatmayı ihmal etmiyor. Annesi elini sıkıp sert bir sesle uyardığında elini çekse de birkaç araba sonra yine ele geçirilmiş gibi geçen arabaya annesine çaktırmadan hamle yapıyor. Göstermeden yapmanın bir yolunun olduğunu düşünüyor beş yıllık hayat tecrübesiyle. Bir sporcu çevikliğiyle eline inen tokadı görünce anlıyor stratejik hatasını.
Minibüste en sevdiği yer boş. Hemen motor kapağına kuruluyor. Şoför tamamen geri yaslanmasını söylüyor saçlarını okşayıp. Hemen sağında duran para kutusuna dikkat ederek tamamen geriye yaslanıyor. Eğlenceli bir işe benziyor. Belki büyüdüğünde yapmayı düşünebilir. Sessizce, varışa kadar yolcuları izlemeye devam ediyor. Biriyle göz göze gelse hemen gözlerini kaçırarak. İndiklerinde minibüsten yapışıyor annesinin eline sıkı sıkıya. İstasyonun başına geldiğinde içini bir sevinç kaplıyor. Merdivenlerden indiğinde büfeyle karşılaşacak. Bu onun edindiği ilk alışkanlığı küçücük hayatında. Evden tıka basa doymuş olarak da çıksa mutla o sosisliden istiyor…
Kahrolası dünyayı yeni tanıdığı için her şey ilk olmanın güzelliğini taşıyor küçük bedeni ve içine sığdırdığı ruhu için. Boyu yetmediğinden sadece vitrine dizili meyve sularını görebildiği büfenin önünde, ödül maması bekleyen yavru köpekler gibi kıpır kıpır bekliyor annesinin sosisliyi uzatmasını. Treni beklerken yüzüne ellerine bulaştırarak ketçap mayonezi kemiriyor ekmeğini. Dünyalar onun. Tren istasyonda belirene kadar bitiriyor sosislisini. Sonra ömrü boyunca hiç unutmayacağı o güzel tren yolculuklarından biri başlıyor… Bir durak sonra bir satıcı biniyor. En sevdiği şeylerden biri bu trenlerde karşılaştığı. Başlıyor satıcı elindeki poşetten çıkardığı yara bantlarını pazarlamaya. “Kaza geliyorum demez, gelirse affetmez, akacak kan damarda durmaz. 5 tane yara bandı 100 lira.” Kimi zaman limon sıkacağı, kimi zaman tarak ve iğne seti… Bayılıyor o satıcıları izlemeye ve söylediklerini dinlemeye. Bir tür oyun gibi geliyor ona bu. Birkaç durak sonra Kocamustafapaşa İstasyonuna yaklaşıyorlar. Yol hat boyu görülen surlardan tanıyor. Annesinin elinden tutuyor. Tren o arada sert bir şekilde yavaşlıyor istasyonda. Kapılar biraz geç açılıyor, çıkıyorlar istasyondan. Tam merdivenlerin başına geldiğinde annesiyle kalabalık bir grubun karga tulumba birini taşıdığını görüyor belli belirsiz Hemen arkalarından başka biri elinde bir bacakla koşuyor arkalarından. Gördüklerine bir anlam veremediği için dehşetini algılamıyor olayın. Hemen önlerinden yürüyen iki adam konuşurken duyuyor birinin trenin altına atladığını… Samatya Meydanına çıkınca unutuyor bile olanları. Köprü altından yürürken balıkçıların tezgahında kıpır kıpır oynayan balıklarda gözü. Hemen köşede camın kenarında tavada midye kızartan restorandan gelen kokulara bayılıyor. Meydandan yukarı doğru devam edip Hacıkadın Caddesine ilerliyor annesiyle. Babasının dükkanından içeri girdiğinde başka bir şeye dönüşüyor yeryüzü onun gözünde. Bayılıyor mis gibi şampuan, parfüm, tıraş kolonyası kokularına. Üstelik hemen yan dükkandaki atari salonundaki sınırsız oyun hakkı ve elbette lahmacun, tüm bunlar bir araya geldiğinde babasının dükkanına ziyarete gitmek, ilahi bir hac görevine dönüşüyor beşindeki bir ruh için.
Yıllar sonra mis gibi meydandaki mis gibi kokular yayan restoranın Şener Şen’in dizisiyle meşhur olacağından ve tren yolculuklarının bir tiran tarafından yok edileceğinden habersiz, önündeki arcade makinasının ekranında gördüğü oyunu çözmek için her otuz saniyede bir jeton atmak zorunda kalarak dünyayı keşfediyor. Beşinde atari salonlarında başlayan bir hayatın yaratacağı tekinsizliği de…
Canım benim.
Bölüm Sonu Canavarı
Merhaba Sayın Dede,
Birbirimizi pek tanımıyoruz, ancak birkaç yıl önce tanışmıştık. O zamanlar bir rahibin adını taşıyan bir şehirde karşılaşmıştık. O zamanlar başka insanların da bulunduğu gri bir evde buluşmuştuk. Ben, sizin önemli konular hakkında konuştuğunuz bir adamın iş arkadaşıydım. Umarım bu açıklama yeterli olur.
Her neyse, yolunuza devam ettiğinize sevindim. Yakında görüşebilsek çok sevinirim. Saygılarımla.
Merhaba, bana bir mail atma şansın var mı? Dedelerinbatuhan@gmail.com