Geçen yıl bu zamanlar çok kötüydüm. Hayat damarlarımdan biri kopmuştu. Şimdi daha az kötüyüm. Damar yerine bir pipet iliştirmişim de akışı yarım yamalak o şekilde sağlıyorum. Önce uzaklığa ve özlemlerime göre sınıflandırmak istedim ama bu soyutluğu tarif edecek kabiliyette değilim. Üç yıl, bir ay ve üç gün boyunca mevsimlerine ayırdım İstanbul’dan çıktıktan sonra üstlendiğim ne varsa yaşam diye. Kışlar, ilkbaharlar, yazlar ve sonbaharlar var. Kaydı ve katlanması daha kolay olur diye düşünmüştüm bunu. İkinci sonbaharımın son günlerinden biriydi. Kendi kendime, “Omuzlanacak çok büyük yükler var, ben bunların hangisini taşımalıyım? Ya da hangisini taşıyabilirim?” demiştim. Bir cevap gelmemişti kendimden. Sonra günün telaşına dalıyorum elbette sakince. Bir havuzun kenarındaki parlak metalik merdivenden sessizce suya sızar gibi.
Sabaha karşı, güneş hep alışık olduğum noktadan doğmadığında, camın önünde duran, ömrünün son demlerini yaşayan yeşil yapraklara düşen altın rengi ışığı neyin yaydığını keşfetmeye çalıştığım bir anda idrak ediyorum, yapmam gereken tek şeyin mevsimlere bakmak olduğunu. Gökyüzüne bakıp insanlığı dönüştüren Mısırlıların gururu sızıyor bütün çatlak yerlerimden içeri. Demek böyle oluyormuş doğadan ilham almak. Bu büyük keşfimi avuçlarımın arasında bir çiçek tutuyor gibi alarak sokaklara çıkıyorum. Ve o günden sonra hep ağaçlarla takip ettim zamanı. Saate yine baktım kaç olduğunu bilmek için. Takvimlere de bakarak organize ettim hayatımı. Ama özlediğim şeylerin zamanını camımın önünde dizili ağaçlardan tayin ettim hep. Her kış geldiğinde, o güzel yapraklardan geriye eğri büğrü, kupkuru görünen dallar kaldığında herkese aynı şeyleri söyledim: “Benim saçlar da böyle olmuştu he, üç ay içinde aynı bu ağaçlar gibi kaldı kafam.” Her seferinde de gülerlerdi, artık ayıp olmasın diye mi bilmiyorum.
Her kışın bazı özel gecelerinde, ağaçlar yeniden yapraklarını açtığında, orada olmamayı dilerdim, en uzakta belli belirsiz görebildiğim herhangi bir yıldızdan. Şayet duama karşılık alamamış ve ağaçları bir kez daha yeşillendirebilmişsem orada, bu sefer yaprakların döküldüğünü görmeden oradan ayrılmayı dilerdim. Bazen dilediğim yıldız göz kırparak karşılık verirdi. O an içime dolan gereksiz sevinci her seferinde ben bir kenardan izlerdim. Çünkü ben, bilirsin, senden dolayı bazı doğa olaylarını çok severdim.
Bu şekilde üç yıl, bir ay ve üç gün yemişim kendimden. Hep aynı pencereden bakarak kitaplara sığmayacak kadar yaşamışım. Hiç farkına varmadan epey de eksilmişim. Geçen kış bir daha yaprakların ne açtığını ne de kapandığını görmek istememiştim. Dolunay ya da gün batımları da pek umurumda değildi. Zihnimin sadece Bendeniz şarkılarını algılayabildiği bir fanusun içinde kalabilmeyi umursuyordum o sıralarda. Sonra ilkbaharın bir gününde yaprakların yemyeşil coşkusunu görünce utandım o kış düşündüklerimden. İnsanın kalbi ve gözleri olur da nasıl şu güzelliği görmek istemez sonsuza kadar? Bir daha o konuları hiç açmadım ağaçlara. Sadece izledim. Güneş ışıklarının dallarına doğarken mi yoksa batarken mi daha çok yakıştığı hakkında atışmalar yaptım. Arkadaş oldum onlarla. Ve arkadaşlarım, son sonbaharın son günlerinde, yaprakları henüz tam ölmeden beni oradan gönderdiler. Kocaman ve zümrüt renkli yapraklarıyla yad ediyorum onları. Çünkü ben, bilirsin, bu vedalaşma olaylarını çok tehlikeli kimselerden öğrendim.
Bölüm Sonu Canavarı