*Immanuel Kant’ın, ölmeden hemen önceki son sözleri.
Bazı tarihler var arkamdaki rafta duruyor. Kimisi negatif kimisi pozitif yüklü. Hangisi olduğu fark etmeksizin, bütün bunların ortak özellikleri sanki dün yaşanmış gibi oluyor o tarih hep. Kimisinin üzerinden 15 yıl geçmiş, kimisinin 5, kimisinin 20. Bazı kırılma anları, içimde çeşitli renklerde filizlerin açtığı zamanlar, belki biraz toprak attığım bir ölünün üzerine… 6 Ekim 2010’ da bunlardan biri. Onun hemen aylar öncesinde, 23 yaşına yeni başlamışken, demiştim ki kendime daha da geç olmadan düzgünce bir okul okuyayım, bir diploma edineyim. Ömrümde ilk ve son kez matematiğe kafa yordum, yormak zorunda kaldım. İlkokulda rüyasında kesirli sayılar tarafından kovalanan biri için zor bir durumdu bu ama katlandım, direndim, zorunda kaldım. Bir yerden sonra kayış koptu. İlgim kalmadı. Parasını verip gittiğim dershanede hem de eşit ağırlık sınıfındayken matematik derslerinde en arkaya geçip şiir yazdım. Etüt zamanı da yazdığım şiirleri düzenliyordum. Büyülü geliyordu öyle harflerden dünyalar kurmak. Sonra ufak ufak blog tutmaya başlamıştım. Önce haberim olmadan birileri Facebook’a taşımıştı beni kimdi şimdi unuttum. O zamanlar o mecra günlük hayatın nabzının attığı yerdi. Kadıköy Rıhtımın oraları andırıyordu biraz. Sonra ben kendim devam ettiğim o kişinin kaldığı yerden. Kimse de bilmiyor neye benziyorum, kaç yaşındayım. Hiçbir yerde fotoğrafım yoktu. 40 yaşında zannediyorlardı beni. Bazı teyzeler bana yürüyordu akranları sanıp. Kısa sürede epeyce insan birikti etrafımda. Taze boka sinek çok konar derler. Ben tabii efendi oğlanım, dershane mershane takılıyorum o zaman. Aklım okumakta. Öyle kitabım olsun falan hiç o tarz heveslerim yok. Merakım da yok. Ama diğer yanda “kitle” diyebileceğim kadar çok insan birikti. Sanırım bir ay kadar sürmüştü 0 kişiden 20 bin kişiye çıkması sayfamın. Hiç de sağda solda milleti darlamıyordum takip edin diye. Sonra bir gün bir adam yazmıştı bana. Beni takip ediyormuş aylardır. Kitabının çıkması lazım senin, bir konuşalım seninle dedi. Ben de zannediyorum benim tipimi merak eden göt verenlerden biri. O zaman böyle bir güruh vardı. Beni kimse görmedi diye sağda solda her yerde küfürlü sayfalar açıyorlardı adıma. Benimle alakası olmayan tipleri ben diye paylaşıyorlardı. Yalan söyleyemem o dönem çok hoşuma gitmişti bu uğraşları kendimi önemli biri sanmıştım. Çünkü bunlar olurken ben dershaneden çıktıktan sonra 5 m2 kömürlük gibi bir dükkânda korsan CD satıyordum. Asıl parayı çekmecede duran pornolardan kazanıyordum ama. Dershanenin taksitleri var sonuçta birilerinin, bir şekilde bu paraları ödemesi elzemdi. Velhasıl kömürlükte korsan cd satıp dershane taksitini ödeyen sıradan birinin peşine bu kadar iştahla ve emek vererek düşmeleri kendimi önemli hissettirmişti doğrusu. Bugün bir kez daha buradan o kimseler teşekkür ederim o güzel hisler için. Neyse ne diyorduk… İşte ben bu adamı bu tiplerden biri sanmıştım. Beni görmek istiyordu çünkü. Birkaç gün ısrar etti. Taksim’de buluşmaya davet etti. Böyle başladı kitap işleri… Buluştum o adamla. Bira falan içtik. Öyle taslak şeklinde bir konuşma yaptık onun deyimiyle “proje” hakkında. Sonra etrafımdaki bu kalabalık kitap işleri ortaya saçıldıktan sonra birden ikiye katlandı. Tarkan’ı gibiydim o dönemin… Böyle de çaptan düşmüş Yeşilçam yıldızları gibi oldu ama olsun… Spotlar üstümde, hala tipim bilinmiyor, zaten en çok da bu çekti kalabalıkları üstüme.

Herkes ölüyordu meraktan tipim neye benziyor diye. Çok sonraları dershane önündeki fotoğrafımı paylaşmıştım ilk olarak. İnanmamıştı kimse. Kimisi fotoğrafın ben olduğuma inanmıyordu kimisi yayınladıklarımı benim yazdığıma inanmıyordu. Nasıl bir tip olmam lazımdı hiç bilmiyorum. Standartı var mı onu da. Ama varsa şansım yok zaten klasman dışıyım direkt tip olaylarına girersek…
Bu ilgi, bana iyi gaz verdi. Dershaneyi falan boşladım. Değişim geçiren her şey gibi olduğum yere zarar verdim. Zaten sınıfın geri kalanı da benim gibi itliğe serseriliğe meyilliydi. E4 diye adımız çıkmıştı dershanede. Etütlere iki tane profesyonel darbukayla gidiyorduk öyle söyleyeyim… Önce yaş geçmeden düzgün bir meslek edineyim hayalini çöpe atmışım ben şayir olacağım deyip. Bence iyi bok yemişim ya. Pozitif söylüyorum bunu. Sonra benim kitabımı yayınlayacak olan göt bana dükkânımı da kapattırdı. Kolpası da kitabım çıkınca korsan cd olmazmış sanatçı olacak mışmışım… Hiç demiyor bu çocuk ne yiyecek içecek. Ben de gaza geldim dediğini yaptım. Sonra ebemin klitorisini gördüm baş aşağı. Gidecek yerim olmadığı için, o Ekim ayı da çok soğuktu. Eskişehir’e gitmek zorunda kaldım. Taa 2003 yılında bir forumda tanıştığım arkadaşım orada okuyordu. Öğrenci evinde kalıyordu. Dedim gideyim de götüm sıcak bir yatak görsün, bir sıcak duş alayım kafam yastığa değsin uyurken… Bindim trene gittim. 15 yıl tren kullanmadım o yolculuktan sonra… Bir gün çıktık Espark’taki kitap mağazasına gittik. Bir baktım rafta kitabım duruyor. O günlerde çıkacaktı ama tarih belli değildi. Acayip bir histi o an. Böyle sanki bir doğal afette ayrı düşüp öldüğünü düşündüğüm oğlumla karşılaşmışım gibi… Şimdi hakkını yememeyim, kapağı gerçekten çok güzel ve özeldi. Yayıncının ofisindeki çok kral bir abi yapmıştı şimdi unuttum ismini… Birkaç gün sonra da İstanbul’a döndüm… Nereye? Mahalledeki internet kafeye. Orada uyuyordum geceleri. Biraz sırt ağrısı yapıyor ama keyifli de olmuyordu değil hani. Sabahın 4’üne kadar Silkroad’da çar kasıp (fire nuker çarım vardı cehennem gazabı gibi)2.5-3 saatlik uykunun aksiliği ve yorgunluğuyla günü geçirip ertesi gün aynı mavraları okumak çok rezil ama çok da sakin ve güzel günlermiş doğrusu. Yaşamak taze ve hevesli bir şeymiş mesela o zamanlar tüm rezilliğine rağmen…
Triplere giriyordum, ya kitaplar satılmazsa, adamlar bir sürü masraf ettiler, ya bana ters yaparsalar sonra, parayı isterseler, dükkânı da kapattık bunun gazına gelip… Gibi onlarca ses sürekli kafamın içinde. Sonra nasıl olduysa, dışkımda boncuk bulmuşlar gibi saldırdılar kitaplara insanlar. Tarkan Amerika’da ne idiyse, sosyal medya sayesinde yazdıklarını duyurup etrafına kitleleri çeken insanlar arasında ben de oydum. Bir de her yere gittik o dönem. Neredeyse karış karış gezdik Türkiye’yi. Çok kıymetli insanlar tanıdım, acayip orospu evlatlarıyla muhatap olmak zorunda kaldım, hala dostluğumu sürdürdüğüm ve sürdüreceğim onlarca insan, biten sıkı arkadaşlıklar, falanlar, filanlar. Bir sur boyu hatıra, anı, üzüntü, sevinç… O dönem ticari bir şeyler düşünseydim mesela o etrafımdaki kalabalık sayesinde gerçekten güzel para kaldırır, şimdi size Twitter’dan sikim sikim akıllar verirdim şöyle para kazanılır, böyle yapılır falan. Ama en baştan beri hiç işim olmadı öyle bir şeylerle, sonrasında da olmadı. Olacağını da düşünmüyorum. Bazen keşke olsaydı dediğim olmuştur ama yoksulluğumun tavan yaptığı dönemlerdir kesin. Zaten öyle olmadığı için bugün hala bir sürü dosttan bahsediyorum. İnsana yatırım yaptım diyeyim. Bunu söylerken birden aklıma Kasımpaşa stadının orda virane bir evde bir okurumla bonzai içtiğim aklıma geldi birden kolpa yapıyor gibi hissettim. Öyleleri de olmuştu çünkü. Yani herkes mükemmel hatıralar bırakmadı doğal olarak. Eskişehir’de barmenlik yaparken de Ankara’dan böyle 50 küsur yaşlarında bir beyefendi, benim okurum olduğunu söyleyip barda beni ziyaret etmişti ama amca jilet gibi giyinmişti tipimden utandım karşısında o derece. Cerrahım demişti yanılmıyorsam. Askerde Üsteğmenlerden birine ot dergideki sayfalarımı imzalamıştım. Bu kadar uç noktalarda insanlara temas etmek beni çok mutlu ediyor. Ve bu sanırım bu olaylara hiç ticari meta olarak bakmamamla ilgili. Bugün Türkiye’nin ve dünyanın bazı bölgelerinin neresinde olursam olayım, yardıma ihtiyacım olursa mutlaka bir el bulabiliyorum. Bu bence parayla inşa edilebilecek bir şey değil…
Şimdi bakıyorum, tüm bunların üzerinden 15 yıl geçmiş… 3-4 yıl öncesine kadar birkaç yıl geçmiş gibiydi ama şimdi 15 yıl geçmiş gibi de hissettiriyor tam olarak. O günlerde beni 16-17 yaşında insanlar da okuyordu, bugün 30’larında katır kadar insanlar oldular… Benden büyükleri saymıyorum zaten bazıları artık aramızda olmayabilir bile… Çok muhasebesini yapıyorum o günlerin. Ne kadar aptal biriymişim onu görüyorum. Ama yine de memnunum bu aptallıktan. Sanırım en başa koysalar, yine o aptalca, saçma sapan yollardan yürürüm. Zaman hızlı ilerlemiş. O günlerin üzerine 10 kitap daha yayınlamışım… Bana da o günlerden internet kafede uyumaya çalışıp acaba kitabım bir baskı daha yapar mı? diye düşündüğüm anlar hatıra diye kalmış. Bazı dostları da geri verdik doğaya o günlerden… Geçen zamanda da epeyce insan eksildi etrafımdan. Belirli bir zamandan sonra daha sıklaşıyor ölüm haberleri.
Ne diyeyim. Daha kaç kitap yazarım bilmiyorum, yayıncılık yarın öbür gün nasıl şekillenir, bilmiyorum. Ama şimdiye kadar olan ki kısmıyla sadece bu kadar insan tanıdığım için bile iyi ki kitap yazmışım, yayınlamışım… Maddi ve manevi çok zarar gördüm ama kazancım da az değil. Tanıdığım güzel insanların hatırına iyi ki diyorum hep. Hatta orospu evlatlarına bile. Onların da emeği çok ben dediğim ne varsa üzerinde…
söylediği gibi, kim olsa serpilen coşturuyor bizi, imreniyoruz başkalarının mahvına…
Öpücükler
Bölüm Sonu Canavarı