Oysa Yolculuk Seni İyi Eder Demişti Kâhin

-“İzlerken Flash Tv’de görmüştüm diyeceğiniz türden bir hikâye…”

Beş Kış, üç İlkbahar. Bu kadar mevsim eksilmiş cebimden İstanbul’dan ayrıldığımdan bu yana. Beşinci kış bitiyor, dördüncü bahar gelmek üzere. Benim dahi çok zordu diyebileceğim bir sürecin neredeyse sonuna gelmiş bulunuyorum. Bir kez daha gemiyi yanaştırmayı başardım gibi. Ama geminin sağı solu yok, deniz yutmuş gibi de aynı zamanda. Kara görünüyor yüzleri seçemiyorum. Cinler mi bekliyor karada, insanlar mı bilemiyorum. Oldukça zorlu başlamıştı. İhtimallerin çok azı, çok yavaş gerçekleşirken, ihtimal dâhilinde olmayanlar ise ana teması oldu yaşamım adını verdiğim ceset yığınının. Bütün sınırlarımı insanüstü bir şekilde zorladığım anlar da oldu, o anda o kadar mutluyken yok olmak istediğim anlar da. Değdi mi? diye soruyorum şimdi kendime, bunca mezar yeri, bunca hastalıktan sonra, değdi mi?

Dokuz gün olmuştu geleli. Henüz vücuduma soluduğu havanın yabancı ve kötü bir madde olmadığını, artık yeni yakıtının bu olduğunu öğretmeye çalışıyordum. Elimde valizimle korkarak giriyorum kapıdan. En son böyle bir kapıdan girerken askeri birliğime katılmıştım. 94/1 kral devre. Bir binadan içeri giriyoruz yine. Dar bir koridordan geçip genişçe bir bekleme alanına çıkıyoruz. Kapılardan birinden siyahi bir kadın kafasını uzatıp içeri çağırıyor beni. Doktor ilk muayenemi yapıyor, bir hastalığım olup olmadığını soruyor. O anda içimden dolu gözlerle boşluktayım deyip ağlamak geliyor ama yapamıyorum. Daha sonra kaydımı yapmak için Türkçe konuşan bir kızcağız geliyor. Kimliğim, pasaportum, ehliyetim neyim var neyim yok veriyorum. Çok da benimsediğim şeyler değildi ismim haricinde ama yine de bunca yıldır inşa ettiğim birinin kimliği bu kadar kısa sürede ve basitçe yok olmamalıydı sanki. Başka biri olduğumu iddia etseler elimde aksini ispat edecek bir şey yok elimde. Kayıttan sonra parmak izi, fotoğraf o bu derken, sürü halinde otobüslerin bizi bir yerlere götürmesini beklediğimiz bir salona geçiyoruz. Gerçek anlamıyla bir bekleme salonu. Sihirli bir yapı gibi. Her şeyi bekleyebileceğiniz bir salon. Dört-beş saat kadar otobüslerin bizi bir yerlere götürmesini beklerken bol bol insanları izliyorum, yüzlerine bakıyorum. Onlar da sık sık bana bakıyor. Tam parlak tipli olduğum için birilerinin sarkıntılık edebileceği bir ortamdayım. Kendi kendime hayırlısı olsun bakalım ya başımıza gelecek, ya götümüze girecek var deyip gülüyorum ama tek başıma olunca bir tadı çıkmıyor.

Saatlerce bekledikten sonra nihayete eriyorum. İsimler okunuyor, okunanlar otobüslere bindikten sonra da yolculuk başlıyor. Dağların arasından geçiyoruz. Dağların tepelerin arasından kıvrılarak geçen yollardan ilerlediğim bir yolculuk ilk kez beni huzursuz ediyor bu şekilde. Bir şey var uymayan sanki. Böyle rahatsız edici, bana ait olmayan bir his, bir parça. Olmamış bir şey. Birkaç saatlik otobüs yolculuğunun sonunda şehrin bir kenarında üst üste kondurulmuş konteynerların olduğu bir alana getiriliyoruz. İlk kez o anda korku hissediyorum. Bağırış çağırış sohbetler, birbirine sözlü sataşan insanlar, mağdurlar, mağdurların mağdurları, hiçbir şeyden haberi olmayan çocuklar, şeytandan az evvel doğmuş veletler ve bir de ben en kenarda, bu yeryüzüne hemen az önce gelmiş gibi etrafı izleyen. Birkaç saatlik karmaşıklıktan sonra bir görevlinin peşine sürükleniyorum elimde valizimle. Aynı otobüste geldiğim Farsi ile beraber yürüyoruz. Kimsenin olmadığı bir odaya götürüyor bizi. Beraber kalacağız odada. Öyle yorgunum ki uyumak istiyorum bir an önce ama mümkünse birkaç yıl sürsün bu uyku. Boş şişeme su doldurup içiyorum. Karnım ağrıyor bir süre sonra. Hay diyorum lanet gelsin bakteri kaptık sudan. Kaygı ve stres beni öyle yormuş ki, daha göz kapaklarım birbirine değmeden çoktan uyuyorum.

Sabah uyandığımda ağrının bir tık daha şiddetlenmiş olmasını hiç önemsemiyorum. Biraz da ateşim var. Üşüttüm diye yorumluyorum. Kahvaltıya gittiğimde hiç iştahım yok. Bir dilim ekmeğin ilk ısırığı ağzımda büyüyor, yutamıyorum. Değişik bir şey var bende ama bilmiyorum nedir. Stresten oldu belki diye düşünüyorum. Kolay değil öyle bir ömrü geride bırakmak hiç var olmamış gibi. Saatler geçtikçe ağrım da şiddetlenmeye başlıyor. Öğlen yemeğine gidemeyecek haldeyim. Farsi bana sıcak içecek bir şeyler taşıyor durmadan yemekhaneden. Çok duygulanıyorum o halde birinin bana yardım etmesine. Akşamüzeri mülteci barınma yerinin doktoruna gidiyorum. Türkçe de bilen bir Suriyeli doktor. Ağrı kesici veriyor bana. İyi geliyor biraz. Öyle uyuyup kalıyorum fırsat bu fırsat. Uyandığımda akşam olmuş. Ağrım beni uyandırıyor. Yine ağrı kesici alıyorum ama bu sefer etki etmiyor. Keskin bıçak gibi hissediyorum ağrıyı karnımda. Farsi yine bana içecek taşıyor. Bir şişeye sıcak su doldurup getiriyor, havluya sarıp karnıma bastırıyorum. İyi geliyor gibi bu. Terlemeler, inlemeler, yastığı ısırmalarla zor doğuyor güneş. Gerçi güneş buralarda normalde de zor doğuyor bu mevsimde. Geçerken göz ucuyla bakıyor gibi.

Sabah hemen yine revire koşuyorum. Belki diyorum başka bir şey vardır, normal hissetmiyorum. Bu sefer ateş düşürücü de veriyor ağrı kesicinin yanında. Hafif sancılar içinde odama dönerken iki gündür tek bir lokma bile yemediğimi ve hiç acıkmadığımı fark ediyorum. Acaba aşı yapıyoruz diye met mi verdiler bana? Odama giderken midem bulanıyor birden. Ulan diyorum ne yedin de ne kusacaksın? Bulantı şiddetleniyor. Tuvalete koşuyorum. Uzaylı kakası gibi… Korkuyorum biraz. Sonuçta insan her gün böyle kusmuyor. Gıyaben tanıyorum bu görüntüyü. Eskiden teyzeler koca karı şifacılığı yapardılar. Bir sürü hastalık konuşulurdu. Hiç görmemişim ama tanıyorum safrayı. İnsan niye safra çıkartır, sıkıntısı nedir biliyorum. Geri gidiyorum revire. Sıra beklemem lazım. O esnada değişik bir şeyler oluyor bana. Güçten kuvvetten kesiliyorum ağır ağır. Sanki bir şeyler gücümü emiyor. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Birden ateşim yükseliyor ama üşüyorum. Ellerim ve bacaklarım kontrolüm dışında titriyor. Biraz tırsmıyor değilim. Her an kusacak gibiyim. Sanki biraz acilen içeri alınmam lazım gibi hissediyorum. Güvenlik olacak göt, elektrik yemiş gibi titrediğimi görüyor ama izlemekten keyif mi alıyor nedir, bakıyor sadece. Belki de rol yaptığımı düşünüyor. Mümkünlerin mülkünde bir koridordayım. Oturduğum yerde denge problemleri, vücudumu taşıma sıkıntıları yaşadığım için bükülmeye başlıyor bedenim kontrolüm dışında. Ölüyor oluşum güvenlikçinin vicdanının bam teline dokunmuş olacak ki koluma girip bükülmüş bedenimi doğrultuyor. Destek verip ayağa kaldırıyor. Doktorun kapısına doğru götürüyor. Ben yüksek ateşten acid kafası yaşıyorum. Sesler aynı Yeşilçam filmlerindeki korku sahnelerinde olduğu gibi kırılıyor, darmadağın olarak duyuyorum her şeyi. Görüntülerin eğilip bükülmesi beni ürkütüyor. Kıçımın kenarında bir yanma hissediyorum. O yanma kıçımdan önce mideme oradan da beynime hızla ilerliyor. Sihirli bir değnekle dokunmuşlar gibi az önceki vecd halinden çıkıyorum. Daha hasta birine benzeyen suretim geliyor yerine. Alnımdaki buz gibi ter damlacıklarını saymazsak iyi hissediyorum. Kusma isteğim var ama kusamıyorum. Her On metrede bir, bir köşeye çekilip öğürerek ilerleyip odama doğru ilerliyorum ama sancılarım da odama yaklaştıkça artıyor sanki. Zar zor yatağa atıyorum kendimi. Karnımdaki ağrı kasıklarıma inmiş, nefes almak güçlük ve sancı yaratıyor. Titremelerim başlıyor yine. Ters gidiyor bir şeyler farkındayım. Gözlerim kapanıyor kapatmak istemesem de düşüyor göz kapaklarım. Birileri parmaklarıyla çekiştiriyor gibi. Ölmek diye düşünüyorum, bu muymuş? Sakin buluyorum eğer ölüyorsam, epeyce huzurlu oldu. Birkaç milisaniye sürüyor ölüyor olduğumu anlamak. Sonrasını bilmiyorum neler oldu birkaç saat.

Kasığımda bir bıçak varmış gibi uyanıyorum. Odada kimse yok. Doğrulup kalkamayacak kadar ağrım var. Sürünerek yataktan inip sürünerek odadan çıkıyorum. Askerlik yaparken öğrendiğim bir şeyi öyle bir anda kullanacağımı hiç hayal edemezdim. Dirseklerimden destek alıp kendimi her ileri doğru çekmemde ömrümden birkaç yaşım düşüyor gibi cebimden. Bana göre birkaç yıl, normal zamana göre birkaç dakika boyunca bir koridoru bir uçtan diğer uca inleyerek hatta anırarak geçiyorum. Kafamı konteynerın kapısından uzatıp Duolingo’da hep gördüğüm o sihirli kelimeyi bağırmaya çalışıyorum; -Hilfe! Sesim çıktı mı bilmiyorum ama güvenlik beni görünce yanıma koşuyor. Yürütmeye çalışıyor beni. Ayaklarımın üzerinde duramıyorum sancıdan. Doktorlar geliyor koştura koştura, birkaç dakika içinde de ambulans sirenleri duyuluyor. O kadar korkunçlaşıyor ki her şey keşke diyorum şu anda ölsem şu noktada ve bitse bu kargaşa. Sancım korkunçlaşıyor. Beni öldürmelerini ya da bayıltmalarını istiyorum ambulanstakilerden. Hiç orada yokmuşum gibi davranıyorlar. O ölümcüllüğün arasında aklıma birden henüz Almanca bilmediğim geliyor. Ölürken bile anksiyete yaratacak bir şey bulabildiğim için Gustav Jung dehşetle beni izliyordur yukarıdan. Ambulansın çirkin siren sesi nihayet susuyor, tünel gibi bir yerlerden geçiyoruz. Bir acil servis odasına alınıyorum. Normalde barındığım yerden tercümanlık yapacak bir görevlinin de benimle gelmesi gerektiğini ama kimsenin gelmediğini hastanede öğreniyorum. Bir hemşire geliyor. Söylediği şeyleri anlamıyorum çok hızlı konuşuyor. Türkçe bilen biri var mı diye soruyorum kırık Almancamla. Sesi yükseliyor. Geliyorsunuz buraya dil öğrenmiyorsunuz Türkçe bilen mi soruyorsunuz minvalinde bir şeyler söylüyor. Almancam yok ama söylediklerine cevap verecek kadar yok, söylediklerinin yarısını anlayacak ve kendime yetecek kadar var. Dört gün olmuş geleli beyinsiz, diye bağırmak istiyorum ama bağıramıyorum. Öylece susup tavandaki beyaz ışığa bakıyorum.

Birkaç saat sedyede yatarak acil servis odasında bekledikten sonra renkli ultrason taraması için bir odaya götürüyorlar beni tekerlekli sandalyeye oturtup. Ne zaman bir yerden bir yere hareketlensek, Almancam olmadığı ve yeni bir sorun çıktığı için daha geriliyorum. Elimin üzerine açtıkları damar yolundan bir sıvı enjekte ediyorlar. Acaba üzerimde deney mi yapacaklar? diye kendi kendime eğlenmeye çalışırken ‘biraz yakacak’ diyor ilacı veren doktor. Cümlesi biter bitmez elimin üzerinden omzuma doğru bir ısı yükselmeye başlıyor. Endişelenmem gerekiyordu ama ben o ısı sayesinde elimin ucundaki kanın omzuma doğru nasıl ilerlediğini gözlemleyebildiğim için onun şaşkınlığını yaşıyordum o anda. İşlemlerim bittikten sonra geldiğim şekilde acil servis odasına dönüyorum. Birkaç saat sonra sonuçların çıkacağını, bir ihtimal ameliyat olma durumumun olduğunu söylüyor sonradan gelen Türkçe bilen hemşire kadın. Telefonumun şarjının olmadığını fark ediyorum. Her şeyim iki gün önce girdiğim Mülteci Kabul Merkezi’nde kaldı. Tedirginliğin kendisine dönüşüyorum yavaş yavaş. Ne yapıyorum ben burada? Ne haldeyim böyle? diye sorular sorarken kendime acil servis odasına üç-dört kişi giriyor. Hemşire mi, doktor mu bilmiyorum. Bacağımla ilgili bir şeyler söylüyor Almanca ama tanıdığım, bildiğim kelimeler değil bunlar, anlayamıyorum. Morfinin etkisi geçmeye başladığı için sancılarım tekrar hissedilir hale geliyor. Ben söylediklerini anlamadıkça, o bir şeyi yapmam konusunda ısrar ediyor. Keşke diyorum şu anda ölsem de şu stresi yaşamasam. Tahmini hareketler yapıyorum ayağımla anlamadığım için ne demek istediğini. Kaldırmaya çalışıyorum bacağımı, bunu istemiyor, sağa sola oynatıyorum, hayır. İngilizce konuşalım diyorum. Cevap vermiyorlar.  Ben bir şeyler denedikçe ne yapmamı istediğini tutturamıyorum, gülüyorlar. Tellerin arkasında sergilenen siyahilerin ne hissettiğini derinden anlıyorum o anda. Elinde sonuçlarımla bir hemşire ve doktor geliyorlar, apandisitinden selamlar diyor doktor, ameliyat olacağım kesinleşiyor. Neyin içine düştüm böyle? Şarjım bitmek üzere. Sonra bir hemşire geliyor, yattığım sedyenin frenlerini kaldırıp sürmeye başlıyor. Hayatımda ilk defa bir koridoru yatay geçiyorum, ışıklar bir bir kayıyor tepemden. Ama uymayan bir şeyler var. Bildiğim hastanelerden değil burası. Bir mezarlık kadar sessiz. Ne insan gürültüsü, ne başka bir şey. Yeryüzünde en sessiz yerlerden biri olabilir. Bir odanın önünde duruyoruz. Kapıyı açıp sedyeyi içeri sokuyor. Fısıltılı bir tonda konuşuyor. Odanın karanlık köşesindeki yatakta birinin yattığını görüyorum. Bir şeyler diyor hemşire, bir hasta önlüğü uzatıyor. Tamamen soyunup o önlüğü giymemi istiyor. Dediğini yapıyorum, iyi geceler dileyip odadan çıkıyor. Telefonumun şarjı ve morfinin etkisi tamamen bitmek üzere. Şoda geliyor aklıma. Bu şehirde yaşadığını söylemiş olmalıydı doğru hatırlıyorsam. Hemen ona konumumu atıp, sabah ameliyata gireceğimi ve şarj aleti getirip getiremeyeceğini soruyorum. Sonra da şarjım bitiyor. Ağrım dayanma sınırıma dayandığında hemşireyi odaya çağıracak düğmeye basıyorum. Ağrım çok diyorum. Basıyor opiatı damarlarıma. Aynı Leon filmindeki müptezel polis amiri gibi oluyor gözlerim ve her yeri kaplıyor gece…

Hastane odasının beyaz ışıkları geceyi kazıyor kapladığı her yerden. Başımda akşamki hemşire, duruşundan ve diğerlerinin etrafında dönüşünden anladığım kadarıyla ameliyatı yapacak doktor ve birkaç kişi daha başımda bekliyorlar. Liderleri yatak başında asılı duran raporlarımı okuyor, bana bir şeyler söylüyor, yüz ifadesi az önceki gibi değil, diğerlerine de bir şeyler söyleyip gidiyor. Herkes geldiği gibi hızla odadan çıkıyor. Uyku sersemi ve içinde bulunduğum stres, duygusal bir fırtına yaratıyor sanki. Dokunsalar ağlayacak gibi oluyorum. Korkum yüzüme o kadar çok yansımış olmalı ki, beni odadan ameliyathaneye götürecek hasta bakıcı amca başımı okşayıp, her şeyin iyi olacağını söylüyor. Amcanın başımı okşaması bana orada yalnız olmadığımı hissettiriyor. Karmaşıklaşıyorum. Anestezi odasının önünde beni başka bir sedyeye transfer ediyorlar. Amca avcuyla alnıma dokunup gülümseyerek veda ediyor bana. Keşke diyorum bu amca babam olsaydı… Anestezi beklerken basit şeyler soruyorlar, cevap verebildiğim türden. Sonra solumak için bir maske takıyorlar ağzıma. Hiçlik kapısından geçmeden önceki son düşüncem, ölürken de böyle hissetmem lazım! oluyor…

Gözümü yine bir beyaz ışığa doğru açıyorum. Bir şeyler olmuş gibi bana. Biraz ağrım var. Gözlerimi sağ yanıma doğru devirdiğimde bir kadının sırtı bana dönük bir şeyler yaptığını görüyorum. Diğer tarafıma baktığımda başka sedyeler ve üzerinde ölü gibi yatan insanlar görüyorum. İlk aklıma gelen öldüğüm oluyor ama kasıklarımdan bir sancı bana ölü olmadığımın hatırlatıyor. Sesim var mıydı bilmiyorum, neden buradayım onu da bilmiyorum. Schmerzen, diyorum ama kendim bile zor duyduğumu düşünüyorum bu seslenişi. Sırtı dönük kadın yine de duyuyor imdat fısıltımı. Gözlerimin açık olduğunu görür görmez sanki saatler öncesinden hazırda beklettiği bir enjektörü ön cebinden çıkartıp elimin üzerindeki intraketten vücuduma salıyor. İlaç vücudumda ilgili yerlere gidince anımsıyorum apandisit ameliyatı olduğumu. Biraz canım yanıyor. Odanın kapısında beni başka bir amca teslim alıyor bu sefer. Bu da iyi birine benziyor. Dün gece kaldığım odanın kapısından girerken burnumdan içeri sokulup, boğazımdan geçerek mideme kadar inen hortumu fark ediyorum yutkunurken boğazım acıdığında. Sedyeden yatağa taşınırken biraz canım yanıyor. Üzerimdeki örtü kaldırıldığında görüyorum kasığımın iki yanından çıkan diren hortumlarını. Bir hortum da çükümün ucundan çıkıyor. Bir an gerçekten bir deneye tabii tutulduğumu zannediyorum ama o kadar korkutuyor ki her yerime girip çıkan bu hortumlar beni, ağlamaya başlıyorum. Ziyaretçim olduğunu söylüyorlar. Şaşırıyorum. Yatağın ucunda elinde şarj aleti ile belirene kadar Şoda’nın gelmiş olduğunu hiç düşünmüyordum. Narkoz kalıntılarının ve ağrılarımın etkisiyle fazla konuşamadığım için fazla durmuyor yanımda. Getirildiğim yerden valizimi getirebilir mi onu soruyorum. Seve seve diyerek ayrılıyor yanımdan. Kısa bir süre sonra da anlaştığımız şekilde Şoda arıyor. Kamp yetkililerin valizi vermediklerini, eşyalarımın güvende olduğunu bilmemi istediklerini söylüyor. Telefonu kapattıktan sonra gece odanın karanlık tarafında uyuyan görmediğim yaşlı adamı görüyorum net olarak. İyi bir amcaya benziyor. Yorgunum. Aylarca uyumak istiyorum.

Uyandığımda akşamüzeri oluyordu. Korkunç bir susuzluğumun olduğunu fark ediyorum. Tam düğmeye basacakken odanın kapısı açılıyor, ardından rahatsız edici ışıklar yanıyor ve odaya bir doktor, birkaç hemşireden oluşan bir ekip giriyor. Hiç tahmin etmediğim bir tanesi Türkçe biliyor. Kırık bir Türkçe. Annesinden öğrenmiş. O sırada yaşlı bir kadın doktor daha giriyor odaya. Diğerleri yoldan çekildiğine göre mühim biri olmalı diye düşünüyorum. Pamuk yüzlü bir babaanne gibi. Yüzündeki iyilik insanı içine çekiyor. Birkaç dakika boyunca konuşuyor kadın. Sonra Jonas kırık Türkçesiyle tercüme ediyor, başhekimin iki gün boyunca patlamış apandisit ile gezdiğim için apsenin bütün iç organlarıma yayıldığını, nasıl yaşıyor olduğuma şaşırdıklarını ve bir sürü şey anlatıyor. Boğazımdaki borunun çıkartılmasını istiyorum. Midemin bulanıp bulanmadığını soruyorlar. Bulanmıyordu. O halde çıkarabilirlermiş. Doktor başucuma gelip kafamı yattığım yerde geriye doğru çenem havaya yükselecek şekilde kaldırmam gerektiğini gösteriyor. Dediğini yaptıktan sonra burnumun ucundan çıkan hortumu tutup çekmese, midemden bir şeylerin çıkıp ciğerlerimin arasından geçip boğazıma kadar ilerlemese, bilmiyordum bu hortumun ucunun midemde olduğunu. Burnumdan son kısmı da çıkarken sanki bana dair bir şeyleri de söküp almışlar gibi hissediyordum. Ancak boğazımı rahatsız eden hortumun artık orada olmamasının verdiği rahatlama hissi bütün bozgunlara galip geldi. Büyük rahatlama yaşamışım ki, iyi görünüyordum ve bu sebeple çükümden çıkan hortumu da çıkarmaya karar verdiler. Hortumun o kadar derine gittiğini hissetmemiştim ve hortumla beraber hayâ duygumu da söküp almışlardı sanki. Götüm başım açık yatmak artık rahatsız etmiyordu beni. Can pazarında çıplaklığın, toplumsal yargıların ne önemi olabilir? Yarına kadar su içemeyeceğimi söylüyorlar. Bir serum takıyorlar onun yerine. Susuzluğumu giderirmiş. Acıkıyorum. Başka renkte bir serum takıyorlar. Yemek yemem yasakmış. Bağırsaklarım düğümlenmiş, çok hasar görmüşüm, içimde hiçbir şeyin yorulmaması, zorlanmaması gerekiyormuş. Odanın diğer köşesinde kalan amca da benden cesaret alarak kendi hortumunu çıkarttırıyor. Ancak çok kısa süre sonra siyah bir sıvıyı, birkaç dakikadan biraz fazla süre ve tazyiki kuvvetli bir şekilde çıkarıyor ağzından. O kadar sıvıyı neresinde saklıyordu onu anlamaya çalışıyorum devam ettikçe o. Ama yine de onu böyle hasta görmek üzgün hissettirdi bana.

Bir yandan içinde bulunduğum durumun anlamsızlığı ve yarattığı korkuya, diğer yandan hastanenin rahat yatakları ve temiz ortamının cazibesine benzeyen iki boksör arasında kalmış bir ortak düşman gibi savruluyordum iki yana da. Almancasızlık, bir onur meselesine ve en büyük hedefe dönüşüyor o ölür halimle. Sık aralıklarla, kısa kısa uykulara düşüyorum. Sonuncusundan hayata geri döndüğümde, pencereyi örten tülün ardında parlayan bir ışık küresi görüyorum. Uyku sersemi o yıldızın ne kadar parlak ve yakında olduğunu fark edince, bir an korku kaplıyor içimi. Bu bir göktaşı olmalı! Saliseler sonra dışarıdan gelen seslerle bu gördüklerimi birleştirince, onun bir yıldız ya da göktaşı değil yandaki inşaatta çalışma yapan ve diğer yöne doğru dönmekte olan vincin ışığı olduğunu fark ediyorum. Gülmeye fırsat bulamadan yüksek ateşimi de… İçim titriyor ama üşümekten. Dışım kavruluyor. Fizik yasalarına göre tuz buz olarak parçalanmalıyım birazdan. Düğmeye basıyorum birileri gelsin diye. Hemşire halimi görüyor, ateş düşürücü bir iğne yapıyor. Karnımın çok aç ve inanılmaz bir susuzluğumun olduğunu söylüyorum. Su içmek için birkaç gün, yemek yeme içinse dört-beş gün daha beklemem gerekiyormuş. Bir vampir niçin öldürmek zorundadır, onu anlıyorum. Birileri tarafından kaçırılmışım ve üzerimde deney yapıyorlarmış hissini aşamıyorum bir türlü. Niçin böyle hisseder insan? Yattığım yerden gözlerimi tavana dikiyorum. Kirişin üzerine asılı İsa figürünü görünce bir gülümseme düşüyor dudağımın kenarına.  Dışarıdaki inşaattan gelen tek bir çekiç sesi haricinde dünyadaki bütün sesler kaybolmuşçasına bir sessizlik… Kıta değiştirmiş olmanın, çok uzaklara gitmenin pek de bir şey değiştirmediği düşüncesine kapılıyorum. Demek ki insan değişim için başka bir yerlere gidiyorsa, kendini götürmemelidir. Hiçbir şeyin değişmeyeceğine, yanılsamanın burada da mevcut olduğuna dair imanım tazeleniyor. Vücudumda kalan son iki hortuma bakıyorum. Diğer uçların gittiği torbalar yarısına kadar irinli kan dolu. Hortumların vücuduma girdiği deliklerin etrafı kurumuş, hortumlar sağa sola hareket edince canım acıyor. Ürkütüyor bu manzara beni. Yaşıyorken vücudumda aktif yabancı cisimlerin olması tedirgin ediyor ama insan başına gelene katlanmakla yükümlüdür. Uyursam susuzluğumu ve endişemi hissetmem. Keşke uyanmasam hiç hissiyle gözümü kapatıyorum…

Sabah göz kapaklarımı yine odaya girer girmez açtıkları cennetten geliyormuş gibi kuvvetli beyaz ışık yırtıyor. Rutin sabah kontrolü. Siyahi bir doktor beni muayene ediyor. Kendimi nasıl hissettiğimi soruyor. Susuzluk hariç iyiyim. Üç tüp kanımı alıyor doktorun yanındaki kadınlardan biri. Direnleri çıkartacaklarını için derin nefes alıp karnımı içime çekmemi söylüyor doktor. Tavanı bakarken yatak çarşafını sıkıyorum yumruğumla. Canım acıyacak, siper alıyorum. Doktor hortumu çektiğinde kasıklarımdan girmiş olan hortumun epeyce derinden geri geldiğini hissediyorum. Canım acısa daha az canım yanardı gibime geliyor. Neyse ki artık vücuduma giren çıkan hiçbir hortum kalmadı serum haricinde. Bu da güzel bir şey. Herkes çekiliyor. Odanın diğer ucunda yatan amcayla samimiyetimizi ilerletiyoruz. Duolingo’da Almanca öğrenmeye çalıştığımı görünce mutlu oluyor. Beni kendi halime bırakıyor. Bende biraz daha uyumak için gözlerimi kapatıyorum. Çok yorgunum. Keşke uykunun kendisi olabilsem…

Ameliyattan sonraki beşinci gün, duş alamamak ve bir şey yiyememek hatta su bile içememek, ölümcül parkurlar olarak zorluyordu bu yarışımı. Hiçbir parça kıyafetim yanımda olmadığı ve suyla temas edemediğim için artık vücudum kokmaya başlamıştı. Yırtık bile olsa bir parça temiz kıyafetin önemi için mükemmel bir öğretiydi. Öğleden sonra Jonas ve birkaç kişi dikiliyor başucuma. Jonas beni görür görmez ‘Naber len?’ diyor. Bilmiyor ama ne demektir lan. Bilse kullanmayacak nezakette. O yüzden komik geliyor. Gülerken, boğazımdaki minik bir salya parçası soluk boruma kaçıyor ve öksürmeye başlıyorum. Dikişlerim çok acıyor. Doktor konuşmaya başlıyor. Jonas tercüme ediyor. İçimi tamamen yıkamalarına rağmen kanımdaki enfeksiyon oranının bir türlü normalin altına inmediğini, ikinci bir ameliyat daha olmam gerektiğini söylüyor.  Başına gelene katlanma yükümlülüğünden ötürü sessiz kalmayı tercih ediyorum. Bankalara olan borç yükümlülüğüne benzer biraz. Bakmaz durumuna, ne halde olduğuna, borcunu tahsil eder. Ödemek ve katlanmak zorundasındır. Yeni delikler, yine giren çıkan hortumlar, asılı torbalar. Keşke diyorum narkoz falan etkilese de uyanamasam o tatlı uykudan bir daha. İster alevlere yedirsinler bedenimi, ister toprağa gömsünler ben o güzel uykuda olduktan sonra. Bulunmayı hiç sevmediğim hastane ortamlarında esarete düşmüş hissediyorum kendimi. Odaya giriş kapısının üzerinde asılı duran İsa’ya bakınca aklıma geliyor, gerçekten hiçbir şey değişmeyecek mi? Kör olası bu bahtı da mı taşıdım yanımda? Sanki hiç Türkiye’den çıkmamışım sadece dil ve grafik ayarları değiştirilmiş gibi geliyor. Peki, ama neden yolculuk seni iyi eder demişti kâhin…

Sabah odaya beni almaya gelen hasta bakıcıya vücudumu silmesi için yalvaran gözlerle bakıyorum. Şefkatli amcam ıslak sabunlu bir lif ile her yerimi yavaş yavaş siliyor. Mutlu oluyorum. Mutluluğumu görünce o da mutlu oluyor. Böyle bir insanın o anda çevremde olması içime sıcak bir iyilik hissi bırakıyor. Tekrar beni yatırıyor ve tekerlekli yatağı koridora doğru sürüyor… Tanıyorum bu geçtiğim koridorları. İçine girdiğimiz anestezi odasını ve içini dolduran insanları da.  Bu tanımak duygusu tedirginliğime iyi geliyor ama bu kez de bıkkınlık var. Bir hafta içinde ikinci kez ameliyat olmak tedirginlikten çok bıkmışlık bahşediyor. Anestezi ekibinden bazı simaları tanıyorum. Halime üzülüyorlar. Bu sefer bilinç kaybı yaşamadan hemen önceki o kısa anda tecrübem olduğu için başıma gelen şeyin ne olduğunun bilincindeyim. Bilincimi bilinçli bir şekilde yitiriyorum ve derin hiçlik başlıyor. Ne güzel insanın kendinin bile farkında olmayacak kadar derin bir karanlığın içinde bekliyor olması. Sonsuza kadar kalınabilir bir yer.  

Bu kez nerede olduğumu bilerek uyanıyorum ancak ağrılarım daha etkili. İkinci ameliyat narin bedenimi yormuş olmalı. Vücuduma Adamantium elementi zerk ettikleri bir süper asker deneyine tabii tutulmuşum gibi ağrıyor bütün her bir zerrem, ben dediğim ne varsa acıyor. Hemşire hemen bir öncekinde olduğu gibi gömlek cebinden çıkardığı iğneyi kolumdaki intraketten vücuduma salıyor. Artık ezberlediğim koridorlardan geçerken bu kez gözlerimi kapatıp sessizliğin içinde sedye tekerlerinden gelen haricinde bir ses bulmaya çalışıyorum kulaklarımla. Tantuni var mı diyorum başucumda sedyeyi sürükleyen hasta bakıcıya. Tantuni var mı diyorum aslında söylememem gereken bir yerde, söylememem gereken birine söylediğimin farkında olarak. Kısa sürüyor bu vecd hali. Anlam veremiyorum. Öğleden sonra doktor ve ekibi odaya girerken aklıma geliyor nedense bunun bir narkoz etkisi olduğu. Bu sefer çükümde ve burnumda hortumlar olmadığı için sevinçliyim ancak karnımdaki üç yeni delik ve ikisinden çıkan hortumlar yine de can sıkıyor. Asıl can alıcı detayı ise sonradan öğreniyorum, su içmek ve yemek yeme eylemleri yeni ameliyattan dolayı rötar yapıp ileri tarihe atıyor. O an biraz daha yaklaşıyorum bir denek olduğum fikrine. Bol bol kaka yapmam ve osurmam gerektiğini söylüyor doktor. Komik geldiği için gülüyorum ama kimsenin yüzünde bir tebessüm göremediğim için bende ciddiyete bürünüyorum tekrar. Doktor bütün ciddiyetiyle sık sık osurma denemeleri yapmam gerektiğini söylüyor. Bir de sıçarsam mükemmel olurmuş. Günlerdir bir şey yemiyorum bu nasıl olacak dediğimde bağırsaklarımda ilaç olduğunu, içimi yıkadıkları sıvının da dışkılamayla çıkacağını, bağırsaklarım düğümlendiği için tembellik oluştuğunu ve çalışmasını benim sağlayacağımı ve bunun da önemli bir durum olduğunu söyledi. Osurmaya bu kadar ciddi yaklaşacağımı hiç tahmin etmezdim…

Yeni ameliyatım elbette duş alma, yemek yeme ve su içme eylemlerimin süresini de uzatmıştı. Asyalı stajyer hemşire kız artık kokudan mı rahatsız oldu halime mi acıdı bilinmez, o sabah eskimiş bir şort ve bir tişörtle geldi odaya. O an beni herhangi bir dine davet etse kesinlikle katılırdım. Eski ama mis gibi deterjan kokan iki parça eşyanın beni bu kadar mutlu edeceğini düşünmezdim. Bu sevincin verdiği gazla ayağa kalkıp kendimi ıslak sabunlu bezle silmek istedim ancak ayaklarımın üzerine bastığım ilk an kasıklarıma binen vücut yüküm gözlerimi kararttı ve kendimi aniden geri yatağa atmak zorunda kaldım. Yattığım yerde vücudumu sildim bütün acıma rağmen ve yeni kıyafetlerimi giydim. O anda orada içi boş bir varil olsaydı eskileri yakardım. Artık bu konudaki utancım gitmişti. Odaya gelip giden kimseden rahatsızlık duymuyordum.

Bütün bu negatifliğin yanında güzel şeyler de yok değildi… Mesela bir kilise vakfı hastanesinin bahçesinde kocaman çınar ağaçlarının olduğu tarihi binasında, o ölümcül sessizlikte gözlerimi kapatıp uzanarak sessizliği ve ağaçların yapraklarından ara ara gelen hışırtıları dinlemek hayatım boyunca yaptığım en dinlendirici ruhani şeylerdi. Biraz daha o binada kalsam vahiy geleceğine emindim. Odaya gelen hasta bakıcıların, doktorların hissettirdikleri şefkat duygusu, her öğlen odaya ziyarete gelip hal hatır soran pamuk babaanne başhekim, çıktığım gün gidip birkaç tantuni gömme hayali hatta damarlarıma yemek niyetine zerk edilen beyaz sıvıyı izlerken diğer yanda Instagram’da yemek videoları izlemeyi bile dâhil edebilirim…

Günler böyle geçiyordu. Tahmini dört gün sonra taburcu olabilirmişim haberini aldıktan birkaç saat sonra ateşim aniden yükselmişti. Başta henüz hayatımızda sert etkileri olan korona virüs sanmışlardı ancak testlerim temiz çıkmıştı. Öğleden sonra gelen kan testim söylüyordu ki kanımda hâlâ yüksek miktarda enfeksiyon var. Diyemedim enfeksiyonun ta kendisi ben olabilirim belki diye… Ortalık biraz hareketlenirken endişelenmeye başlamıştım. Daha sonra odaya gelen Jonas uygulayacakları birkaç ilaçla enfeksiyonu düşüremezlerse bir ameliyat daha olmam gerektiğini söyledi. Bir şey diyemedim o an. Deneyin ters gittiğini ve öleceğimi ya da bir ucubeye dönüşeceğimi düşünüyordum. Bunu o anda komik buldum ama aynı zamanda üzgündüm de. O yüzden gülerek ağlamaya başladım. Kriz gibi bir şeydi. Durduramıyordum da bunu. Damar yolundan bir ilaç saldılar, papatya gibi oldu elim yüzüm. Damar yolumdan ayırmadım gözlerimi hiç. Yazık diye düşündüm. Son günlerde paso bir şeyler saldılar içeri o delikten. Kim bilir neler yaptılar bana Allah’ın cezası pislikler.

Akşam el ayak çekildiğinde, karanlığın içinden gözlerimi tavana dikip ağlasam mı sakin mi kalsam diye karar vermeye çalışıyordum. Ölümcül bir hastalığım olabileceği düşüncesine kapıldım sonra. Belki söylediler ben anlamadım ya da henüz onlar da anlamadı bu beni yok etmek için gelmiş hastalığı. Sanırım buraya kadar, çıkamayacağım bu hastaneden hissi beni ele geçiriyordu. İkinci ameliyattan sonra hissettiğim ağrı ve acıyı düşündükçe korkum da yükseliyordu. Keşke bütün bunları ölmeden yazabilseydim pişmanlığı düşüyor içime hiç lazım olmayan bir anda.

Neyse ki ertesi gün çok önemli bir gündü benim için. Birkaç hafta sonra ilk kez hayati içeceğimiz su boğazımdan geçip mideme düşecekti. O kadar susuzluk hissediyordum ki şişeyi ısırmak istiyordum. Hüseyin’e çok kötü davranmışlar Kerbela’da diye geçirdim içimden. Ve suyun ne kadar hayati bir ürün olduğu hakkında keskin duyular edindim. Üçüncü ameliyat ihtimali bu susuzluğu giderme keyfimin hemen dış surlarında kapıları zorluyordu. Üstelik ilk iki ameliyatın yarattığı fiziksel ve psikolojik yorgunluk zaten yeterince yüksek olan stres seviyemi doyurucu bir diyetle besliyordu. Çaresizliğin ne olduğunu vura vura öğretiyordu bu taşıdığım hisler. Ayrıca her şey değişsin diye çıktığım bu yolda her şeyin aynı kalacağı hatta yok olacağım fikri bir karıncalanma gibi yayılıyordu kafamın içinden bütün vücuduma. Tam o karıncalanma başlarken, şu anda ölüp gitsem ne olacak? diye sordum kendime. Aldığım cevap içimi kesti ama gerçekler maalesef böyledir, yırtıp geçer. Bir tabuta koyulacak ve kaderim değişsin diye kaçtığım topraklara kaderi ortadan kaldırılmış bir organik atık olarak geri gönderilecektim. Hatta daha sonra bu konuyla alakalı bir organik atığı geri göndermenin çok masraflı olması yüzünden bu atıkla buradaki toprakların gübreleneceğini öğrendiğimde bir kesik daha yemiştim aynı yerimden. İnsan yok olup gittikten sonra bile maliyet hesapları peşini bırakmıyor. Maalesef.

Böyle korku ve lanetlemelerle geçen günlerin ardından ilaçların fayda sağlayıp sağlamadığını bize gösterecek testin yapılacağı o büyük gün gelmişti. Kendimi iyi hissediyordum. Bu süreçte hiç ateşim yükselmemişti. Hatta çorba gibi basit gıdalar yemeye başlamış, son birkaç gün ise kahvaltılık materyaller ve ekmek bile yemiştim. Doktor da benim gibi bir ameliyata gerek olmayacağını düşünüyordu. Bir bilim insanı ile aynı çizgide bulunmak pek bi’ bahtiyar etmişti beni. Birden eğer taburcu olursam döneceğim ortamın pisliği ve keşmekeşi canlanıyordu gözümde. On yedi gündür hastanede olduğum için kaygı doluyken o gün hastaneden çıkacağım için kaygı doluydum. Tüm bu curcuna dışında bu hastanenin bende bir takım kırılmalar yarattığını duyuyordum ama göremiyordum nedir bunlar. Değişen, başkalaşan bir şey vardı iç organlarımla beraber. Nereden geldi bu adam diye sordum kendime. Ameliyatla mı içime yerleştirdiler bu kişiyi diye düşündüğüm de oldu. Dikiş yerlerim sızlıyor, kimsesiz ve hâlâ yenisi olduğum bir hayatın başlangıcı buysa skerim böyle hayatın ıstırabını diye bir güzel sövdüm sesli bir şekilde. O an ne olduysa bir his kapladı beni boydan boya, içten dışa yayılan bir sinyal gibi. Keşke doktor elinde kâğıtlarla koşarak içeri girse ve birkaç saat ömrün kalmış diye panikle bağırsa, bir şeyler yapmak istese. Şoktan kahkaha atsam ben de. Bunlar fener alayı gibi zihnimden geçerken odaya doktor ve yancıları giriyor. Hepsinin yüzünde bir sevinç. Artık hasta iyileştiği için mi yoksa hastanelerinde bedava tedavi gören köpek bir mülteciden kurtulmalarından mı bilmiyorum ama bir kilise hastanesi olduğu için ikinci seçeneğin zayıf olduğunu düşünüyorum. Kendim bizzat deneyimledim. Kesinlikle Müslüman dindarlara göre daha sevgi ve şefkat dolular herkese karşı, ayırmadan. Hatta sinir bozucu derecede eşit ve kucaklayan. Hiçbir Müslümanda bunu göremezsiniz. Bir noktadan sonra bıçakların parıltısı ortama hâkim olur. O yüzden iyileştiğim için mutlulardı. Artık gidebileceğimi söyledi Jonas. Hastalığımla ilgili bir dosya tutuşturdular elime. Eşyalarımı bir poşete koydular. Altımda pijamalar, elimde bir pazar poşetine tıkılmış şort ve tişört, bir daha içinden çıkamayacağımı düşündüğüm hastanenin önünde evsizler gibi dikiliyorum. Ben henüz durumun ciddiyetini kavramamış olsam da ölümden dönmüş olmanın minnetiyle etrafı izleyen gözlerim biliyordu gerçeği. Zeki abi gel de senaryo gör amk diye epeyce yüksek sesle söyleniyorum. Soğuk dikişlerimi sızlatıyor biraz ve kasıklarım da acıdığı için küçük adımlarla yürüyordum. Kılığımdan kıyafetimden utanıyordum o anda.

Konteynırlardan müteşekkil kampa dönüp odaya girdiğimde valizimin talan edildiğini ve bazı kıyafetlerimin artık bende olmadığını gördükten sonra valizimi daha ameliyat olduğum ilk gün burada güvende deyip Şoda’ya vermeyen görevliyle tartışıyorum. Daha fazla canımı sıkmayarak iki haftadır hayalini kurduğum tantuniyi yemek için Google haritalara belki tantunici bulurum umuduyla giriyorum. Daha önce İstanbul’da hiçbir bölgede bu kadar tantuniciyi bir arada görmemiştim. Sevinçle ve hızlı hızlı en yakın tantuniciye gidip iki ekmek gömüyorum. Bir tuhaflık çöküyor üstüme. Değdi mi? diyorum. Değdi mi acaba tüm bu olan bitene? Oysa yolculuk seni iyi eder demişti kâhin…

Bölüm Sonu Canavarı

Bir Cevap Yazın