
Bazen videolar görüyorum. ABD’de çiftçiler tarlalarını savunuyorlar domuzlara karşı. Kimisi kamyonetinin arkasına mükemmel bir mitralyöz kurmuş, kimisi evinin önünden, kimisi helikoptere binmiş elinde kanasla. Bunu ekip halinde bir sürek avı olarak yaptıkları videolar da gördüm. Görmüş bulundum. Ben bu konularda domuzlardan yanayım kusura bakmayın. İnsanın karşısında ne varsa ben ondan yanayım doğuştan gelen bir şey bu. Doğal olarak bu konuda da domuzlarla omuz omuzayım. Ne var yani iki lokma yesinler. Öldünüz mü? Mesela biz olmasaydık doğal yırtıcılarından başka bir şeyden korkmadan,-belki bir de Allah (bak a’sını büyük yazdım)- yiyeceklerdi rızklarını. Hem ayrıca insan ve domuzu tartıya koysak, domuz, evrene ve gezegene katkıda daha ağır basacaktır muhtemelen. Yani faydalı bir canlı. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi harika bir şey sunuyor bize; Bacon… Ama insan öyle mi? İnsandan bir kere bacon elde edemezsin eğer Kannibalismus yoksa… İşte böyle şeyler düşünüyorum o videoları görünce. Bugün bir video gördüm, taze taze. Domuzcuklar kaçışıyor dörtnala, bir adam helikoptere binmiş elinde 4-6 var, dürbünlü tüfek yani. Çatara patara sıkıyor. Takır takır düşürüyor domuzcuklar. Üzüldüm kapattım hemen. Tamam, bacon çok güzel ama bu kadar da değil… Silahlara, teçhizatlara bakıyorum, ne ara bu kadar teknolojik şeyler üretildi ve neden? İnsan, katliam denilince, bir şeyleri yok etmek olunca konu, inanılmaz ve sonsuz bir yaratıcı kabiliyet… Düşen domuzcuklara üzülüyorum. Üzülüyorum çünkü bence onlar, bir yandan düşerken, ayakta kalanların bir sonraki düşenin kendi olmaması için koşmaktan tükenmiş soluğuna bir de dua eklediği domuzcuklar… Ve düşenler son nefeslerini verirken, eminim derin bir düşünce geçiyordur matlaşmaya başlayan gözlerinin ardından… Nasıl olur da bir zamanlar yeryüzünün düzlüklerinde dört ayak üzerinde koşan bu goriller böyle tiran yığınlarına dönüştü… İşte aynen böyle. Dışkılarda biten mantarları domuzların uzak ataları yeseydi ne olurdu acaba? Nasıl gelişirdi hayat. Umarım domuzların tarlalarında teknolojik yok etme gereçleriyle insan avladığı bir evren vardır. Bu sonsuz büyüklüğün şanına ancak böyle şeyler yaraşır zaten. Bütün âlem hayıflanıyor insana bakıp. Bu amına kodumun gorilleri dün bit ayıklıyor, göğüslerini yumrukluyordu, helikoptere, mitralyöze ne ara geldi bunlar diyerek, en son yol ayrımına girdiğimiz biyolojik kuzenlerimizin gözü yaşlı, piçlere bak diye iç geçiriyorlar… Bir tanesi ben size demiştim o bokun içindeki mantarlardan bizde yiyelim diye isyan ediyor… Belki mitralyözlerin tarlalarında çiçekten mermilerle insanları avladığı bir evren de vardır. Ay sahiden olabilir mi ya? Lütfen olsun çünkü. Şahane olurmuş. Ya da günümüzde insanın doğal düşmanının kanatlı mitralyöz uygarlığı olduğunu düşünelim. Üstelik bunlar kanatlı yani uçuyorlar. 200-300 yılda bir kez, belirsiz bir zamanda, aniden gökyüzünde binlerce kanat çırpan mitralyöz beliriyor, alçak irtifada uçarak üzerinden geçtikleri şehirleri tarıyorlar. İnsanlığın sahip olduğu hiçbir teknoloji karşı koymaya yetmiyor… Hayatta kalmak için hazırlıklı olman, saklanman lazım. Dinci orospu evlatları, hacılar, hocalar, şeyhler, dervişler, elbette bundan da faydalanmaya çalışacak ve bunu allahın bir hezimeti olduğunu falan söyleyecekler. Böyle düşününce fena da gelmedi fikir he. 200-300 yılda bir nüfus temizliği ve böylece bir göktaşı ile donut gibi ortadan delinene kadar sürdürülebilir bir dünya ve kaynak yönetimi. Şahane nesiller, harika bir dünya. İlla ki bunların yaşanıldığı bir yerler vardır evrende. Olsun be…
Keşke bir sihirli gücüm olsa. Yeryüzündeki bütün insanları yekpare hipnotize edebilseydim. Mesela bir Yıldız Tilbe dansı ile. Dansımı bitiriyorum, Kuzey-Güney, Doğu-Batı, tüm kıtalar, tüm ülkeler, balta girmemiş ormanların derinliklerinde yaşayan kabilelere kadar, herkes emrime amade… Bazılarını geçmeyen hırslarımdan ötürü tokatladıktan sonra bir sözleşme ile bütün medeniyetten feragat ederek, uygarlığın devamını arılar ve karıncalara bırakıp tarih sahnesinden bir anda ormanlara geri çeksem insanları. Sigma kuralları kaçtı hatırlamıyorum, kimsenin beklemediği hamleleri yap der. İşte size tarihe geçecek, şaşırtıcı derecede beklenmedik ve şık bir hareket. Buna harekât bile diyebiliriz. Böylesini Aslan Amca bile planlayamazdı itiraf edin… Fena mı olurdu böyle olsa? Ormanın gerçek kralı Goril, neler yapabileceğini Aslan beye kanıtladı ve koltuğunu geri almaya geliyor. Toplumsal sorunlar, seçimler, sofra bezi nereden çırpılacak gibi dertler olmadan, cıvıl cıvıl kuş sesleri ve ağaçların çevresinde ve üzerinde yaşamak kötü mü olurdu? Düşle bir. Öğlen sıcağı sen sık ağaçların gölgesindesin. Güneş ışıkları yapraklardan buldukları aralıklardan bir şerit halinde iniyor ormanın gölgesine. Adını Kenya’daki bir kabileden alan çok güzel sesli bir kuş türüne ait üç beş birey ötüyor uzakta… Sevdiğin arkadaşlarınla oturmuşsun, birinin ensesinden, kulak ardından bit ayıklıyorsun hippi olmamanıza rağmen… Kirayı bekleyen ev sahibi, raporu bekleyen yönetici yok. Benim için fena olmazdı aslında şimdi, şu an, bunları size bir blog aracılığıyla değil de ormanın derinliklerindeki tüm türlerin toplandığı sulak alanda yüz yüze anlatıyor olmak. Hem her an bir yırtıcı tehlikesiyle heyecan dorukta, nabızlar sürekli yüksek. Sağlıklı bir yaşamın anahtarı düzenli yüksek nabızdır. Nerede o eski dönemde ormanlardaki atikliğimiz, kaplandan, aslandan kaçan, yeri geldiğinde onları avlayan dedelerden, on metre koşsa yığılan torunlara… Belli ki geri dönüşte uyum biraz zaman alacak, çok kurban verilecek… Ama yine de güzel, harika… Biz modern hayatın içinde böyle heyecanlara gark olabilmek için yeri geldi devletimizin polisine taş attık, yeri geldi Gürcü bir diktatöre sövdük… Bence güzel idealler. Hem bakın uygarlığı yok etmiyor, aksine âlemlerde çalışkanlıklarıyla ve kolonicilik üzerine genetik yatkınlığı ile ünlü türlere teslim ediyoruz. Bu bizim kurduğumuz medeniyeti bir sonraki basamağa kolayca çıkartacaktır. Bakın göreceksiniz, devir teslimden sonra arı ve karınca kardeşleriniz neler yapacak önümüzdeki beş yılda. Beş ton bal ve yürüyen çekirdek kabukları… Başka ne yapabilir ki bir arı topluluğu ve karınca klanı? Demeyeceksin işte… Vereceksin yetkiyi, göreceksin etkiyi. Bir yamuklarını görürsen, Kuzey İtalya dağ ormanlarında olucam. Beni bul, sen yanlış yaptın Sarı de. Sarı benim eski lakabım. Fiyakalı duruyormuş üstümde şimdi farkına varıyorum. Karıncalar ve arılar, hiçbir şey yapmasalar, domuzları sizin gibi öldürmezler en azından…
Bugünlerin dümenini, milyon yıl önce bugüne kıran o ilk mutasyon, sudan çıkmayı sağlayan aksiyonu başlatan ilk hatalı dna zincirini ören o protein, eğer bir tahmin ya da görü kabiliyeti olsa ve bugünleri görseydi, yapar mıydı o hatalı kopyalamayı? O mutasyon gerçekleştirir miydi kendini? Keşke bilim bunu mümkün kılabilse, bir basın toplantısıyla dinleyebilsek mutasyonun kendisinden nasıl hissettiğini. Çıkıp anlatabilseydi pişmanlığını bize. Parçalansaydım da böyle olmasaydı, benim yüzümdeeeeeeeeeeeennn diye haykırıp Çetin Tekindor gibi, kendini yerlere atsaydı canlı yayın basın toplantısında. 4K kalitede izleseydik bir dünya kupası maçı izliyor gibi kitleler halinde. Tıpkı felaket filmlerinin son yirmi dakikasında olduğu gibi… İngiltere; bir barda oturmuş insanlar televizyondaki basın toplantısına kilitlenmiş halde. Bazıları birasını yudumluyor, herkes pür dikkat televizyondaki basın toplantısını izliyor. Sonra genelde Müslüman bir ülke gelir böyle sekanslarda… Müslümanlar karınca yığını gibi bir meydana toplanmış, herkes basın toplantısını izliyor. İçlerinden bazılarının ekrandaki mutasyona kısık gözlerle bakıp, sikilir mi acaba haram mı? diye düşündüğüne dair kuvvetli bir his oluşuyor içimde. Ardından Budizm diyarı gelecektir… Hindistan’da bir meydan. Hindistan’ın herhangi bir yeri gibi kalabalık. Burada da dev ekranlar kurulmuş meydanlara. Yemeye ekmek yok ama meydanlarda dev ekranlar var demek ki ekonomi iyi… Buradaki ekranda da elbette basın toplantısı açık. Başka ne olabilir ki 1998 yapımı Alman pornosu mu? Rica ediyorum burası İstanbul Aksaray’da bir birahane değil ve bizde 1993 yılında değiliz…
İşte böyle… İzleyebilsek mutasyonu ve pişmanlığını. Tabii ki üzerimize alınmayacak ve utanmayacağız…
Ertesi gün kaldığımız yerden devam edeceğiz bütün yıkıma son sürat. Hadi siz bok gibi yaşamayı kafasına takmış bir türsünüz, peki diğer canlıların dünyasını niye böyle ettiniz olm? Sadece canlılara değil, cansızlara da yapıyorsunuz. Mesela balkonlara ettiğiniz zulümleri belki de İsrail Filistinlilere etmemiştir. Hayır, ben tuhaf düşünmüyorum. Siz tuhaf yaşıyorsunuz. Balkon deyip küçümsüyorsunuz. Varoluş amacı dışarıda olmak, evin içindeyken dış dünya ile temasımızı gerçek boyutlu sağlayan ve doğru kullanıldığında zaman yolculuğu yapabileceğiniz organizmalardır balkonlar. Mesela pencere öyle değildir. Arada cam vardır. Kötü bir simülasyondur. Duygudan, sesten yoksun, sadece görüntüden ibarettir. Ama balkon öyle mi? Caddeden geçip giden arabalar, sanki yanından geçip gidiyor gibidir. Havayı, gürültüyü, pisliği hissedersin. Havadaki oksijenin arabalardan ve etraftan yayılan karbonmonoksitle olan onurlu savaşına tanık olursun. Eğer organizma tenha bir konuma bakıyor ya da ev tenhadaysa, işte organizmanın hası bu oluyor. Orada oturursun böyle, açık göklü bir yaz günüyse hele bir de… Güzel bir zeytinyağlı barbunya gibidir o an. Ben sigara içmiyorum ama hadi ambiyans gereği konuşalım, yakarsın bir sigara, belki ot da olabilir o daha makbul hatta. İyi bir şarkı. Tak! Modunu yakalarsın. Organizmayı tetikleyip zaman yolculuğu fasikülünü çalıştırmak istiyorsanız sırasıyla önce iyi bir şarkı açıp ondan sonra sigarayı yakıp ilk nefesi harman kalmış bir keş gibi derin çekmeniz lazım. O zaman aktive oluyor ve tam otomatik her şey. Yaslanıyorsun arkana, yolculuğun tadını çıkartıyorsun… Bu olayı başka yerde yaşayamazsın mesela. Çok daha güzel manzaralar olabilir ama güzel manzaralar sadece güzel manzaralardır. Oysa balkon piramitleri yaptıran uzaylıların baş mimarının, galaksisinden getirdiği bir muzun içinde gelmiş simbiyotik bir varlıktı Venom benzeri bir şey. Sonra insanları sevdi ve onlara balkon olarak hizmet vermeye başladı. Olay bundan ibaret. Peki, siz ne yaptınız o güzelim varlıklara? Evin içine kattınız. Yaşamla bağını koparttınız. Camların, çerçevelerin ardına hapsettiniz. Sadece kullanılmayacak eşyaları yığabilecek bir yeriniz olması için… Bravo. Tebrikler. Tarladan iki tane mısır yedi diye domuzları biç, evinde bir sürü gereksiz eşyayı koyacak yerin yok diye balkonu eve hapset, can sıkıntısına tüfekle hayvan öldür.
Ne biçim canlılarsınız.
Siz ne ayaksınız?
Hayata dair bakış açım değişiyor yaşanılan ve yaşanılmayan her şeyden ötürü, özellikle geçen zamandan… Bunun farkına varmam da, herhangi bir şey hakkında düşünürken, o şeye ait yeni düşüncelerimi fark ediyorum, eskiye nazaran değişen ya da eklentisi olan yeni bakış açıları o şey her neyse ona… Bu değişimi bana en çok gösteren şey ise belirli bir süreden öncesinin tamamının komik gelmeye başlaması. Kendim, kendime komik geliyorum. Yaş geriye gittikçe her şey daha komikleşiyor. Trajik kısmı da bol elbette. Ciddiyet yerini komikliğe, değişime, daha geniş görmeye bırakıyor. Önceden insanları tanıyabilmek için kısa bir sohbet yeterli oluyordu. Şimdi kısa bir bakış yetiyor. Göt deliğine kadar görüyorum gözünün içine baktığım zaman. Acaba Evliyâullah eşrafından kimselere de mi böyle oluyordu? Diyorlar ya hani mübareklerin gözünde perde olmaz, âlemi olduğu gibi görür diye. Yoksa ben de mi o eşraftanım? Oh mein Got… Peki ya İsalığım? İsalığım ne olacak? Ondan feragat etmem mümkün değil. İkisini birden alamıyor muyuz? Ah işte be… Gözünü seveyim reis olsaydı başımızda şimdi var ya yanında iki peygamber, üç melek ünvanı da eşantiyon verirdi bu kardeşine en az 5-6 ünvandan şefaat kapısı açar, onu da insanlara kişi başı yirmi bin Euro civarına okuturduk. Reisin de komisyonu vericez tabii. Bu iş sırma saç için de ideal. Partner olarak seçilebilecek kadar açgözlü ve cahil.
Sonra İnsan ihtiyacı daha az oluyor. Daha az baş ağrısı demek. Gülümseme ihtiyacı da daha minimale iniyor. Arkada adalet yazması dışında pek gülümsenecek şeyler kalmadı artık. Dünya sik gibi bir yere dönüştü. Kusura bakmayın bu noktada küfür olsun istemezdim ama durumu bence başka bir şey daha iyi ifade edemez, hissettiremezdi. Sik gibi bir dünya. Vurgu mükemmel. Küfür işte tam da böyle noktalarda diyorsun ki ulan seni icat eden peygambere komşu olsun… Evet, dünyada pek gülümsenecek bir şey kalmadı. Sebzeler dolapta çok kalınca çürüme evresinden hemen önce üzeri jelimsi bir ıslaklıkla kaplanır ya, bamya sümüğüne benzer hani… Öyle bir şeye dönüştü hayat. Sanırım kimse kabullenmek istemiyor altıncı büyük yok oluşun başladığını. Dünya yaşayan bir yer. Doğuyor, büyüyor, ölüyor. Sonra yeniden tekrar ediyor bu döngüyü. Her döngüde bambaşka hayatlar, dünyalar, canlılar. Üfff. Milyor yıldır böyle. Heyecanlı bir yer. Bu olan biten her şey yaşanacaktı zaten. Biz biraz hız katmış olabiliriz. E şimdi bunun bedelini de dinozorlardan beter, yavaş yavaş yok olarak, birbirimizi yok ederek tarih sahnesinden çekilerek ödeyeceğiz. Çocuklarınızdan itibaren kaç nesil sonra gelecek küresel kuraklık. Tabii genleriniz oraya kadar gidecek mi o daha önemli bir sorun. Çünkü bir sonraki salgında virüs daha güçlü bir halde gelecek ve bu sefer epeyce bir kıyım yapacak. Umuyorum ki 30-40 sene sonra başlar bu büyük felaketlerin ilk adımları, yaşlanmış olurum. Şimdi böyle dedim ya, Allah yukardan gülümsüyor. Bu Bin kadir gecesi sevabı demek. Ama muzip bir gülüş bu. Çünkü böyle dediğim için 230 yaşına kadar yaşıycam 80’den sonra akli denge ve motor beceriler kayıp. 180 yıl sonra TRT 1’den gelip çekiyorlar köyde yer yatağında yatıyorum 1987 doğumlu Batuhan Dede’nin yanına geldik, yaşayan en yaşlı varlık. Soyadımla ve sosyal kimliğimle alakalı şakalar yapmadan da duramıyor şerefsiz köpek. Kimler gelmiş, neler geçmiş. Mayalara, Dinozorlara kalmamış dünya pembe götlü insana mı kalacak? Bazan hiyeroglif yazı benzeri şekiller, helikopter, uçan daire şekilleri falan bulunuyor. Belki bizden çok önceleri, dinozorlara hükmeden gelişmiş teknoloji ve aletli bir uygarlık vardı. Bilemezsin. Ya da benzer bir uygarlığın döneminin korona virüsüyle yok olmadığını. Peki, siz ne yaptınız kalıntılara? Arabalarınıza yakıt, savaşlarınıza sebep… İşte siz busunuz. Bay Smith saptamalarında çok haklıydı…
Bence ormana dönüş projemi bir düşünün derim…