Sefaköy’deki bir yazlık sinemanın bahçesinde Tamek meyve nektarı içmekten başlıyor çocukluk hatıralarım. Hatırladığım ilk şey bu. Sonra birçok hatıra işlendi bu zavallı beynime. Neler neler, ne çiçek bahçeleri, ne felaketler, ne yangınlar, güzellikler. Ben de dolu taneleri gibi, düşüp erimeden önce başka bir şeydim. Benim de göğüs kafesimi sıcak eden beyaz bulutlu Mayıs sabahlarına benzeyen hayallerim vardı. Vardı ama rutubetli bir Şubat sabahına dönüştüler. Ayakkabının ökçesini yutacak yükseklikte bir çamur, insanın yüzüne tırnaklarını geçirip ince ince söken bir yel –ki Titanik’i katleden buzdağından kopup geldiği yazar antik kaynaklarda.
Hatıralarımın eskidiğini çok net hissetmekle kalmıyor, görüyorum da. Yirmi yaşımdan önceki döneme ait bir şey anımsadığımda sanki babamın gençlik dönemi hikâyelerinden biri aklıma gelmiş gibi hissediyorum. Zamanın akışı yaşımız yükseldikçe ivmeleniyor. Demek ki sıkıldığımızda zamanın daha yavaş akması olayı sadece bir söylentiden ibaret. İnsan yaşadıkça sıkılıyor çünkü. Keyif aldığı şeyler azalıyor, diğer insanlara karşı bir acıma duygusu hâsıl oluyor. Artık biri beni sinirlendirecek bir şey yaptığında hissettiğim ilk şey acıma duygusu. Sanki karşımda zihinsel engelli biri var ve ne kadar söylersem söyleyeyim yine aynı şeyi yaptığı için artık acıma duygusuna esir olmuşum gibi. O tarz bir şey.
Yaşadığım hayat bana ait değilmiş gibi hissediyorum çok zaman. Çok zamandır. Bu işleri yapan bir firma varmış da, oradan taksitle yaşanılacak bir hayat kiralamışım sanki. Sigortası da var hor kullanımda fatura bana girmez. Bir şeyler mi vefat etti bana dair acaba? Ondan mı bu mevsimler, havalar, cazlar, bu hisler. Bilmiyorum ki hangi şartlarda ve niçin ölebilir bana dair bir şeyler. Eskiden uğruna dövüşebileceğim birçok şeyin benim için taşıdığı anlamlarının metan gibi uçup gittiğini gördüm. Ne tuhaf şey insan ve zaman ilişkisi. Nereye gitse koynunda götürdüğü şeyleri bir parkın banklarında unutup gidebiliyor kişi. Üzüldüğü ne varsa kayıtsız kalabiliyor. Örneğin eskisi kadar ilgilenmiyorum Fenerbahçe ile. Eskisi kadar hissetmiyorum o eski sevgimi. Böyle olmak empatiden yoksun hissettirmiyor değil. Bazen kalbimi yokluyorum acaba bir Hannibal Lecter’a dönüşme sürecinin zihinsel başlangıçlarında mıyım diye. İnsan bazen kalbini yoklamalı. Kişi en güzel muhasebe sonuçlarını bu şekilde elde edebilir. Tabii bu kendine karşı ne kadar ileri gidebildiğinizle de ilgili.
Bu ayın ilerleyen günlerinde otuz yedi yaşıma giriyorum. İnanması güç geliyor. Daha geçen otuz yaşındaydım ben abi ne oldu ya… Çok değil diyorum ama doğal sayılarda sağa doğru bakınca kırk olmaya üç yıl kalıyor. Yarramı çok değil diyorum sonra da kendime yine. Galiba bu şoktan çıkana kadar ya elimize bastonu verecekler ya götümüze pamuğu sokacaklar. Umarım bir sorun olmaz da pamuk ve baston karışmaz. Daha birkaç yıl önce, elimde üç yıl kahrımı çekmiş emektar defterim, kravatı göbeğime kadar indirmişim, elimde sigara, öğretmenlerden herhangi biri geliyor mu diye arada sağı solu keserek yokuşu tırmanıyordum okul çıkışında. O amkdum kepçe kulaklısı nasıl olur da üç yıl sonra kırk yaşına girecek olabilir. Siz benimle alay mı ediyorsunuz? Ama gerçek olacak. Böylece kokular daha zalim oluyor. Çünkü bildiğiniz üzere en güçlü hafızamız koku hafızamızdır. Öyle ki o kokuyla temas etmiş hangi anıysa, zihin içinde yüksek çözünürlükle hisseder insan olan biteni. Bu 4K henüz icat olunmamışken de böyleydi. Şimdi bir kokunun beni alıp götürdüğü yerler artık örseleyici oluyor. Çünkü yollar artık uzun. Ben yaşlıyım. Git gel zor oluyor.
Şöyle bir düşününce, başka bir hayat kiralayabildiğin bir şirket, fena bir fikir değilmiş… İyi olurdu böyle bir talebe arz yaratılması. Mesela şak! seçiyorum katalogdan bir orta çağ hayatı. Otuzu görmeden vebadan ya da soğuk algınlığından mort. Harika. Niçin medeniyeti inşa etmek zorundaydık ya da niçin binlerce yıllık mirası buralara sürüklememiz gerekiyordu. Binlerce yıl deyince algılarımız bir bilgesellik, kadim bir şey yanılgısına kapılıyor. Oysa bir ucu savanlarda ayağa kalkmak diğer ucu da Ay’a uçmak olan bu koca medeniyet tarihini yazanların yaşamları hâlâ üreme kaygısı etrafında dönüyor. Üremek bir atom çekirdeği ve bizler de etrafında atımlanan zavallı parçacıklarız. O döngüden dışarıya çıkış imkânsız. Peki, ama neden? Niçin üremeli bu varlık? Nedir bu dürtüyü tetikleyen ve arkasında ne yatıyor? Doğada böyle yapanlardan biri de bakteriler olduğunu ve içimizde de hücremizden çok bakteri taşıdığımızı göz önünde bulundurursak, acaba sandığımızdan daha fazla bakterilere ait olabilir miyiz? Bir binek hayvanı gibi. Bunu da hep söylüyorum. Bir inanca dönüştü. Nedir bu sürekli kendini kopyalama arzusu. Bana cevap verin. Binlerce yıllık medeniyet, kültür birikimi pandemi döneminde tuvalet kâğıdı uğruna muz için birbirine saldıran şempanzeler gibi kavga ediyordu. Bunun için miydi binlerce yıldır biriken kültür, uygarlık, vahşet. Büyük İskender’in uygarlığından elde kalana bak. Roma’dan, Kartaca’dan, Hititler’den milenyumun payına düşen bu. (Burayı lütfen Perran Kutman’ın sesi ile okuyun) Püh Allah’ın belaları utanmıyorlar da.
Böyle şeyler biriktikçe kendimi kendimden, diğer insanlardan, bugüne kadar al oğlum bu bizim uygarlığımız diye öğretilen her şeyden kendimi soyutlayıp, etrafımı çevreleyen canlı cansız diğer şeylerle etkileşimi artırıyorum. Camınızın önüne ağ sermiş bir örümcekle konuştunuz mu hiç? Ya da bulaşık yıkarken çatalla bir sözlü tartışma? Böyle şeylerle etkileşim yoğun olduğu zaman doğası gereği gözlemliyorum da çevremde olan biteni. Aslında artık yaptığım başka da pek bir şey yok. Sadece izliyorum. Hemen gözlerimin önünde yaşanan vahşetleri. İşte bu yüzden çevremdeki canlı cansız şeylerle etkileşim daha iyi hissettiriyor. Ayrıca sahip olduğum tüm duyu organlarını kullandığımı da hissediyorum bunu yaparken. Bu bana iyi geliyor. Hayatı başka bir yerden de yaşıyorum gibi. Belki içi bomboş bir delilik. Ama bu noktada benim hislerim önemli. Bu dediklerimi eğer bir gün yuvasına kocaman bir yiyecek parçası taşımaya çalışan karıncalar görüp onlara yardım olsun diye yuvanın önüne kadar taşıdıysanız daha iyi anlayabilirsiniz. Müthiş bir şey bu his. Tıpkı biz savanadan çıkmadan önce olduğu gibi yardım ettim kardeşime. Sekiz milyar insanız. Herkes bir karınca kolonisine bu şekilde yardım etse bir haftaya sonra sanayi devriminden bu yana sikip attığımız doğayı kurtarırız geri. Ama işte pek çok insan böyle tuhaf keyiflerden yoksun. Temel problemlerden biri de bu.
Mesela sinekler. Sivri değil ama diğerleri. Karasinek dediğimiz pislik sineklerden. Bunların yaş olarak olgun olanları bir odanın içindeyseniz, insandan uzak köşelerde varlığını sürdürmeye çalışıyor. Mümkün olduğu kadar gelip üzerine eline ayağına konmuyor. Tecrübe! Yaş olarak olgun olanlarından daha genç olanlar (bu arada yaş olayı tahmin, fiziki boyutlara dayanarak yaş diyorum)tam bir serseri mayın. Psikopat, deli, çılgın. Sanırım gençliğin verdiği enerji sineklerde de var. Daha gözü pekler. Bildiğin sinirlendirme oyunu oynuyorlar çünkü. Ayağına konuyor, oradan kovalıyorsun eline, kafana, ensene, sürekli bir mücadele hali. Ayağa kalkıp elime gazeteyi aldığımda da hemen gözden kayboluyor. Bakın bunlar öyle bir iki kere denk gelip de aklıma atıp buraya yazdığım şeyler değil. Bizzat gözlem/deney olsun diye bilinçli hareketle gerçekleştirdiğim ve en az yirmi kere tekrar ettiğim ve hepsinde benzer sonuçları aldığım bir durum. Boru değil bilim yapıyoruz. İşte o sineklerle geçen vakitler beni rahatsız edici gerçeklerden arındırıyor. Rahatsız edici gerçekler demeyelim de aslında her şeyin ne kadar suni olduğu gerçeğini daha az duyumsuyorum. Bu satırları yazarken birden gözümün önünden 1995 yılının yaz aylarından birinde annemle gittiğim semt pazarındaki mükemmel meyveler satan adamın tezgâhı geçiyor. Ne biçim kokardı o meyveler. O kokuları da aldım şu an. On yaşında falan en geç ölmem lazımdı ya. Epeyce büyük bir kayıp oldu benim için hayata devam etmek. Kıydılar resmen Batuhan İsmail’e. Çok da güzel bir çocuktum. O güzel bebeksi yüzüme fotoğraflarıma bakılıp gözyaşı dökülecek bir çocuk olarak ölsem hayattan inanılmaz memnun ayrılmış olurdum. Sokakta yaz oyunları, cennet gibi bir ülke, yeme içme yaşam kalitesi gayet iyi. Yiyorsun, içiyorsun, eğleniyorsun ve günün birinde hiç uyanmadığın bir uykuya yatıyorsun. Müthiş. Hayat bence bu kadar olmalıydı. Yaşam, turistik bir şeymiş gibi yaşamalıydık. Geleceksin 10 sene takılıp tadını alıp gideceksin. Çünkü sonra bilinç dolmaya başlıyor ve tatsız şeyler yaşanıyor. O şekilde tatsızlık da geri kalan senelerde artarak devam ediyor. Demek ki bu işin optimumu on yıl.

Canım şu anda çocukluğuma sarılmak istedi. Fiziksel olarak yani çocuk formuma. Keşke bu mümkün olsa. Bir sarılsam öpsem koklasam kendimi. Belki saçlarımı da okşarım. O zamanlar vardı. Annemizin rahminden kel olarak saçılmadık bu dünyaya. Altın sarısı saçlarım vardı ne biçim. Üff. Şimdi olsa kızlar peşimi bırakmaz. Hep sorarlar hangi kuaföre gidiyorsun, hangi marka açıcı bu falan diye. Zaten aşırı güzel olduğu için nazarlara yirmi üç yıl kadar falan dayanabildi. Baksana fotoğrafa. Sarı pipi. Ehehehe. En küçük amcam, para karşılığı kendi arkadaşlarının annelerine küfrettirirdi. Elli bin lira veriyordu. Ben de evin camından arkadaşının oturduğu apartmana doğru bağırıyordum “Tuncay abiiiiii ananı sikiiiim” diye. Güzel ticaret. Kelimelerden kazandığım ilk para. Belki biraz zorlarsak ilk telif hakkı bile diyebiliriz. İşte şimdi sizin de taşlar biraz oturuyor değil mi bu adam nasıl böyle çok rahat küfrediyor diye. Arka plandaki sebeplerden biri. Onlar bunu eğlenceli buluyor, kahkahalar atıyordu. Ben de vakfı kebir ekmeği kadar bebeyim üstüne bir de para veriyorlar. Bana gülüyorlar. Beni seviyorlar. Bir çocuk daha ne isteyebilir? Sonra o paraları işte Sefaköy’e anneannemin bahçeli evine gidince oradaki yazlık sinemada eziyordum.
Kelliğim diyordum. Dünyaya belki kel olarak saçılmadım ama bir hastalık gibi saçıldım galiba ya. Maalesef öyle oldu gibi. Birilerinin kanından, kuluçkaya geçip oradan da ver elini dünya. Ama barışığım yazgımla. Başıma ne gelen varsa benim yüzümden gelmiştir. Ben gelmesini engelleyecek kadar uyanık kalamamışımdır ya da dümdüz bir enayiyim. Basitlikte ferahlık vardır. İşte bütün bunlardan yola çıkarak bu kardeşiniz bir yazılım üzerinde çalışıyor. Yakında hepimiz, bütün insanlık kurtuluşa erecek. Loglarımıza girip yazgımızdaki hataları düzeltebileceğiz. Düzenlenmiş halini yeniden yaşama şansımız maalesef yok ancak travmalardan sıyrılmış bir zihin sahibi olacaksınız. Çok havalı değil mi? Yazı da epeyce sulandı yine. Aslında satır aralarındaki canavarca karanlığı görebilirseniz biraz sulandırıp açmak zorunda kaldığımı da anlayabilirsiniz. Anlayışınız için teşekkürler. Yani Danke şön iyeğ verşitentnis. Almanca yazmayı da epeyce ilerlettim gördüğünüz gibi.
Çok zorlu şeyler oldu. Belki daha zorluları da olacak. Ama artık içim rahat. Toplam yaşayacaklarımın yarısını zaten yaşadım. Cenab-ı Rabbimden bu saatten sonra bir kara mizah şakası gelmez, 400 yaşına kadar yaşamazsam ya da ailem vampir olduğumuzu saklamadıysa en fazla bir bu kadar yıl daha sikebilir hayat beni. Aynı askerlik gibi işte. Komutanın emekliliğine yıllar var. Sen gün sayıyorsun, bugün varsın, yarın yoksun, ipinle kuşağın çükünle taşağın… İşte buna geldi iş sonunda. Bu bana aynı zamanda bugüne kadar anlam veremediğim bir şeyi daha anlamlandırma şansı verdi. İhtiyarlardaki arsızlık. Arsızlık demeyelim de patavatsızlık. Daha bir pervasız oluyorlar. Şimdi anlıyorum işte bu dümeni. Demek o yüzden istedikleri yerde geğirip osurabiliyorlar. Vay be, daha neler öğreneceğiz kim bilir. Ölümün olduğu yerde ciddi bir şeyin olmayışını gerçekten görüyor, içinde yaşıyorum. Oraya taşındım. Güzel ama he. Biraz canım sıkılıyor gibi oluyor ya amaaan zaten şurada kaldı 30-35 sene boş ver deyip devam ediyorum. Komik ve tuhaf geliyor bana da. Bütün bu olan biten zuhur eden her şeyi olgunlukla kabul ediyorum. Zaten artık olgunlukla karşılamayacağım, şaşıracağım çok az şey kalmıştır diye düşünüyorum. Ne olabilir diye düşündüm mesela bir an aklıma gelen şey annemin ülkeyi yönetiyor olmasına şaşırabilirdim oldu. Tayyip Erdoğan emirleri annemden alıyor. Herkes Amerika, İsrail bir şeyler sallıyor ama emirler annemden geliyor. Buna şaşırabilirdim sanırım ama olgunlukla karşılamayacağım anlamına gelmez. İkisi bir arada yaşanılabilir bir his bence.
En son ne zaman içten bir kahkaha attım, hatırlamıyorum. Çok kırıcı geldi bu bana. Hayatın üzerimde yarattığı tahribatın en net fotoğraflarından biri. İçten bir kahkahayı hakedecek birçok şey olmuştur belki ama o birçok şeye hakkı olan içten kahkahayı sunabildim mi bundan emin değilim. Hayat benden ebleh gülüşlerimi almış. Anasını ya şimdi aydınlandım buna şu anda bu satırları yazarken. Yav mahvetmiş bizi baksana. İnsandan kahkahayı çıkarınca eciş bücüş çirkince bir şey kalıyor geriye. O bebek yüzlü çocuğun böyle bir seri katile dönüşmesi de böylece anlamını bulmuş oldu… Yeni tanıyanlar soruyorlar çünkü abi hiç cezaevine girdin mi diye. Bundan sonra kahkahalarımı çaldılar diye cevap vereceğim hepsine… Niye böyle oldu ama ya. Keşke pek çok şey gitseydi de kahkaham dursaydı. İçim ölmüş de kokmuş, kurtlanmış gibi. Her gece uyurken rabbim bu gece bir göktaşı sal üstümüze kahhar adınla. Daha çarpmadan rüzgârından yok olalım, ne kadar ateşli, lavlı felaket varsa öyle şeyler yaşansın, gerçek olsun. Böyle dualar ediyorum. Yani kendimle beraber sizi de götüreceğim ibneler bunu hak ediyorsunuz. Bir yok olsak, geriye kalan canlı cansız her şey rahat edecek. Vallahi bak şöyle bir düşün. Hiç utanmıyoruz da. Dünyayı geri dönüşümle, temiz enerjiyle kurtaramazsınız artık. Geri dönüşüm ancak insan üzerine olursa başarılı olur. Dönmeyelim mi morukçum aslımıza? Böyle bir harekât başlamasın mı? Aslımız dediğim işte mineraller, su falan. Organize olsak günde On milyon insan yok olsa, 2 yıl 1 ay gibi bir zamanda insansızlaştırıyoruz dünyayı. Daha güzel bir dünya için meşazımı aldınız mı kardeşlerim?
Mucuks.
Bölüm Sonu Canavarı