İyi İşte

Vay canına. 25 yıl önce bugünleri hayal ederken hiç bu kadar sapma yaşayabileceğimi düşünmemiştim. O zaman da çok iyi efsane şeyler düşlememiştim ama bu kadar da değildi. Bu açıdan hayatım gece yarısı derin sularda yüzmeye benziyor.  Bazen dünyayı anlamlandırmaya çalışırken, anlık cinnetlerim geliyor. İşte tam o anlarda kafamı bir yerlere vurma güdüsü bir çiçek gibi beliriyor içimde. Gözlerimden, ağzımdan sızacak oluyor o çiçek, kapatıyorum hemen çatlakları. On iki yaşında, o büyük depremin olduğu, bütün Marmara bölgesinde yıldızların sanki led şeritler asılmış gibi net ve yakın göründüğü o gecede, o yıldızların arasında kaybolurken tam da bugünleri düşünmüştüm. Ama hiç böyle değildi. Zaten kimin böyle oluyor diye kendimi avutmak istiyorum. Güçlü durmam lazım diye bir kaya var bacaklarımda. Ne bacağı ulan hatta resmen taşaklarımda asılı.

By Elentori

O gün arka sokağın kaldırımına serilmiş halıların üzerinde yatıp gökyüzüne bakarken, etrafımdaki o neredeyse sessiz uğultuya aldırmadan bugünü, bugünleri düşünmüştüm. Babam o gün otuz altı yaşındaydı, ben otuz sekizin ilk günlerini yaşıyorum bugünlerde. Ne yapmam gerektiğine dair de bir fikrim yok. Ne yapılıyor otuz sekiz olunca? Yirmi altı Eylül akşamı dingin ile şiddetli arasında bir yağmur yağıyordu dışarıda. O kasvete en güzel yakışacak parça çalıyordu tabii ki. Şarabım yoktu ama. Unutmuşum çünkü gündüzden doğum günüm olduğunu. Akşam doğum günümü hatırladığım saatte marketler kapanmış, güneş batmış, yerel halk evlerine çekilmiş ve dışarıda fena bir yağmur vardı. Kendimden baya uzaklara gitmiş olmalıyım ki, hatırlamadım bugünü. Ama şimdi eski doğum günlerime bakınca, bir kaya da içimde beliriyor aniden. Kaya gibi kaya ama. O da çok ağır. Oysa şu andan daha kötüleri de olmuştu ancak bir yaşam belirti vardı mevtanın gözlerinde. Yirmi altı plakalı şehrimizde karşıladığım yirmi altıncı doğum günüm de dâhil hepsi harikaydılar. O günlerde hiç de önemsediğim şeyler değildi doğum günlerim. Henüz değişen bir durum yok. Doğum günü sevmiyorum diye sarılmayayım mı anılarıma böyle yumuşak yumuşak sütlü sütlü.

İnsanın psikolojik sınırları nerelere kadar çıkabiliyor, her geçen gün bunu öğreniyorum daha iyi. İtiş kakış, saçma sapan apartmanlar yerini göze hoş gelen bir mimari ve kentleşmeye, doğal olarak İstanbul’un o kalabalık, ışıklı, rahatsız edici caddeleri de yerini sessiz, her yeri ağaçlı sokaklara, yollara bıraktı. Sokaklar aynı değilse yürüyen niçin aynı olsun? Uzayı ve evreni var eden matematikte böyle bir şey mi olur. Matematik demişken, son bir aydır bir mesai ritminde sürekli yapay zekâ ile ilgileniyorum. Keşke psikolojik yaralar verecek durumları tespit edip karar mekanizmamızı etkileyecek bir seviyeye gelse. Yani illa ki gelecek de ben görebilsem, deneyimleyebilsem keşke. Mesela bir olay esnasında hesaplamasını yapıp diyecek ki, bu söyleneni bu şekilde algılarsan travma olarak sahiplenirsin, şu sebepten böyle yapıyor ortada kuyu var yandan geç diye yol haritamızı çizse. Ama işte hepimizi akıl hastası edip ilaç satan şirketler buna razı gelmez. Dünyayı yöneten beş büyük aile ve ilaç şirketleri buna müsaade etmez. Bu bilgileri de başka yerde bulamazsınız silinmeden acil okuyun. Okulda da öğretmezler bunları. Okey.  

Ne yaptın otuz sekiz yıl desen, hiç. Ne yapayım? İyi işte. Boş boş dolaştım ellerim ceplerimde. Sağa sola sataştım, ıslık çaldım, dövüldüm, dövdüm, yaraladım, yaralandım, gezdim tozdum, aylaklık ettim. Herkes mühendis, büyük insan mı olacak? Sen mühendis olursan, o büyük insan olursa, sokakları dolduracak serseriler kim olacak? İt kopuk, kımıl zararlısı sıfatını kime giydireceksiniz? Her şeyden önemlisi bu zıtlıklar olmasa siz nasıl var olacaksınız? Sizi yok sayarlardı ben ve benim gibiler olmasaydı. Böyle şeyler söylüyorum ama bu olayı en başından doğru bulmuyorum zaten. Niçin var oldum ben mesela, yazık değil miydi onca kaynağa? Cinsel sağlık bilgisi çok eskilerden bu yana okullarımızda derslerde yer alsaydı bugün burada olmayabilirdim. Olmayabilirdiniz. Bu dünyaya faydası olacak birileri yaksaydı mesela bunca oksijeni. Belki şimdi hâlâ İstanbul boğazında koca koca orkinoslar geziniyor olurdu. Yapay zekâya sordum, 38 yaşında bir köpek herif kaç m3 oksijen tüketmiştir diye. 120.000 m3 dedi yaklaşık olarak. Bu 119.988.960 litre oksijen yapıyor. Ve sormaya devam ettim kaç ağaç lazım diye, bir ağaç bir yılda 75 m3 oksijen üretiyormuş. 38 yılda kullandığım oksijeni bir yılda üretmek içinse 1600 adet ağaç gerekiyor.  Şu şımarıklığa bak. Ne gerek vardı. Ben, benden daha fazla hak etmeyen insanların olduğunu biliyorum ancak kendi hesabıma konuşuyorum. Bu güzel ve hayati gazı güzel insanlar kullansaydı, memlekete, gezegene bir faydası dokunsaydı falan. Daha şık olurdu. Üstelik ben de az değil yani sürekli bir Süper Mario bölüm 8-4 gibi bir mücadele, ateşler, lavlar, ejderhalar. Sürekli başkasının hakkı olan kaynakları kullanıyormuşum gibi yaşarken bölüm 8-4’ü bitirmeye çalışıyoruz işte.

Yeni bir kitabın müjdesini vermek isterdim aslında ama. Yakın zamanda pek mümkün görünmüyor. Notlarımı bir araya getirip toparlamakta, biçim vermekte biraz sorunlar oluyor. Yaşadığım yerin getirmiş olduğu birtakım sorunlar. Bu sorunların üzerimdeki yansıması isteksizlik şeklinde oluyor. Mesela bu yazıyı normalde 26 Eylül akşamı saat 22 gibi paylaşacaktım. Ama içim sıkıldı, darlandım, oturup da yazmadım bile bir paragraftan öte. Şimdi işte artık o kadar yapacak hiçbir şey yoktu, sıkılmanın ötesine geçti ki durum, oturup devam edeyim dedim. Yazmak böyle çünkü o sıkılmanın ötesindeki durumun kendisi. Perde kalktı mı orada duruyor en bedbaht haliyle. Bedbaht da söylemesi çok güzel bir kelime değil mi. O kadar çok notum var ki, hangisiyle ne yapacağımı bilmiyorum şu an. Bende öylece kenara bıraktım ne halin varsa gör deyip. Tüm bunların dışında, yeni bir hayat inşa ediyorum burada. Doğal olarak anasının şeyi gibi bir tempo ile geçiyor yaşam. Yapmam gereken birçok şeyden feragat ederek böyle üstelik. Biraz bu durumların için çıkmayı da beklemiyor değilim. Düzelicez inşallah şu olaylar bi’ bitsin. Ama düzeldiği zaman var ya jilet gibi şeyler gelecek her anlamda jilet üstelik. Cansever gibi bütün yenilgilerin tadı damağımda olduğu için artık hayatta kalmış olmak da bir zaferdir diyorum, iyi akşamlar diliyorum ve öpüyorum.

Mucuks.

Bölüm Sonu Canavarı

Bir Cevap Yazın