
Birinci sınıfa başlayacağım gün çok heyecanlıydım. Korkuyordum da. Ama o zamanlar korkunca siniyor, sessizleşiyordum. Jilet gibi giydirdi annem üstümü. Önce fotoğrafçıya gitmiştik. Dün çektirmişim gibi hatırlıyorum her saniyesini. Mavi sırt çantam sırtımda, aynı renk ve desen beslenme çantam annemin elinde. Okula doğru akan insan seline kapılarak erişiyoruz fotoğraftan sonra. Ey gidi koca Hürriyet İlköğretim Okulu, çarpık hayatımın çürük temeli. Altı-yedi yaşındaki çocuklara bir şeyler anlatıyordu müdür bey. Bazen bağırıyordu. Kıytırık ses sistemiyle birleşince o kükremeler, ürkütmüştü biraz bu beni. Daha o dakika okulun aslında çok sikko bir yer olduğunu anlamıştım. Bunları tabii idrak edecek yaşlarda değildim. Sonra tek sıra halinde herkes sınıflarına gitti. F sınıfı olarak bekledik alfabenin bizden önceki harflerini. 1-F’den Batuhan İsmail Dede. Kimse Batuhan’ı kullanmıyor ama. Ben de sanki ölen ikizimin ayıp olmasın diye bana verilen ismi gibi hissederek taşıdım. Belirli bir yaşa kadar çoğu erkeğin cüzdanındaki prezervatifle Batuhan ismi aynı şeydi. Hurma da olabilir bak herkes prezervatif koymuyor tabii. Hurma koyanlar da var. Bereket getiriyormuş. İşlevi aynı işte hepsinin öylece kenarda durmak. Odaklanmamız gereken kısım bu. Sınıfa girerken koridorda korkunç bir uğultu, ağlayan, velilerinin paçasına yapışan, mezbahaya bırakılıyor gibi orada kalmamak için çırpınan çocuklar ve Salı pazarıymışçasına her yerden bir veli fışkırıyordu. Bense öğretmenin boy sırasına göre ayarladığı bir sırada yanımda 2 kişi ile daha beraber oturuyordum. Seksen küsur kişilik havasız, varoş bir semtin okulu doksanlarda nasıldıysa öyle bir okulun sınıfı. Her şeyden korkmuş bir şekilde etrafa sükûnetin hâkim olmasını beklerken sıra arkadaşım patatatata civvuuuurrrrrrrrrrrtt sesleri eşliğinde altına sıçtı. Dehşet içindeydim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Derken kokuyu alan arka sıradaki kızlardan biri öğlen okula gelmeden önce kahvaltıda yediği sucuklu yumurtayı bizimle paylaşma inceliği gösterdi sağ olsun. Ortalık bayram yeri gibi olmuştu. Altına sıçan çocuğu annesi alıp götürmüştü. Daha sonra geride bıraktığı izleri o zamanlar hademe dediğimiz yıllar sonra hakaret olarak görüldüğü için hizmetli demeyi tercih ettiğimiz Rasim amca gelip önce üzerine talaş dökmüş sonra da süpürge ve kürekle ortalığı eski haline çevirmişti. İlerleyen dakikalarda ve derslerde Türk eğitim sisteminin en rezil adetlerinden biri olan “baban ne iş yapıyor?” gibi soruların sorulduğu tanışma törenine gelindi. Nerelisin, baban ne iş yapıyor gibi saçma sapan sorular. Hatta babasının işinden utananlar serbest meslek deyip utancı bertaraf etmeye çalışırdı ama ısrarla sorulurdu serbest meslek ama ne? diye. Keşke ananın amı diye haykırsaymışım. İki tokat yer öderdim diyeti. Ama işte çocuksun aklına gelmiyor ki.
İlk şoku atlattıktan sonra defterlerimiz açtırılmış, tahtaya çubuk, su bardağı gibi şekiller çizilmişti. O kadar çirkindi ki el yazım. Bir insanın el yazısı neye göre güzel oluyor, bilmiyorum. Ama benimkisi çok çirkindi. Hâlâ çok çirkin. Ama o zaman daha çok çirkindi işte düşün garabeti. Tabii bu durum, bu çubuklardan, su bardaklarından çok sonra, harfler, kelimeler yazmaya başladığımda ortaya çıktı. Zaten şekilleri çizerken anlamıştım bende bir yarraklık olduğunu. Ne dümdüz çizgi çekebiliyordum, ne su bardağı. Hep yamuk yumuk. El, göz, beyin koordinasyonu zayıf demek ki ne yapayım. Taş da öyledir mesela. 1 metreden hedef ıskalarım taşla. Atmak istediğim yere gitmedi attığım hiçbir taş. Her çocuk gibi benim de evdeki öğretmenim annemdi. Tabii annem geri kalan tüm çocuklardan üstün olduğunu düşündüğü oğlu böyle kargacık burgacık şekiller çizince, harfler yazınca, annem Nobelleriyle bilinen soyadımıza halel getirdiğimi düşünmüş olacak ki defterin üzerine kalemi batırıp aşağıya doğru çektiğim her yamuk çizgide ağzımın ortasında bir tokat patlıyordu. Acıtıyordu da epeyce he. Sanırım değişik bir teknik vardı çünkü tokattan dört-beş saniye sonra bir yanma, acıda artış hissediyordum.
İlerleyen günlerde her şey daha da zorlaşmıştı benim için. Sınıfın kendine has kesif kokusu, herkesin evinden getirdiği bilumum yöresel yiyeceğin kokularıyla birleşince inanılmaz kimyasal bir karışım ortaya çıkıyordu. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi matematik diye bir şey çıkarmışlardı karşıma. Elmalar toplanıyor, armutlar veriliyor, kavunlar takas ediliyor, yardımlar, çığlıklar, Allah’ın belaları ne gerek varsa? Üstelik öğretmen de anlamadığımı söylediğimde bağırıyordu. Azar işitiyorduk. Evde durumlar daha beterdi. Bir çocuğun gece yatmadan önceki duaları kısmındaki hakkımı hep ödevlerimi ablamın yaptırmasıyla kullanmışımdır. Dövmezdi hiç ablam beni çünkü. Güzel güzel anlatırdı. Keyifliydi ders yapmak onunla. Ama işte ablamın da kendi okulu, dersleri vardı. Ben evdeyken o okuldaydı, o okuldayken ben evdeydim. Pek uyuşmuyordu takvimi benim derslerimle. Matematik daha önemli bir şey olacaktı ki tokatların şiddeti artıyordu. Artık üçten sonraki her darbe çok acıtıyordu. O yüzden çok iyi matematik bilmem gerekiyordu ama basmıyordu işte kot kafam. Ben de ezilmeyi kabulleniyordum çaresizce. Közün üstünde beklemiş bıçağı göğsüme sokacaklarmış gibi hissederdim ders yapma saati geldiği zaman. Rambo filminde görmüştüm bu sahneyi. Öyle yapıyorlardı adama.

Ama okuma öyle değildi. O kısımda iyiydim. Şiddeti biraz da olsa absorbe edebilen yapabildiğim bir şeyler vardı. O yüzden tüm kuvvetimle ona asılıyordum. Sonra bir gün öğretmen elinde kocaman mukavva kartonlarla çıkageldi sınıfa. Büyük bir kâğıdın üzerine içleri boş elmalar çizdi bir sürü. Her bir elmanın altına sınıftan bir kişinin adını yazdı. Çalışan Kazanır Elması Kızarır yazıyordu kâğıdın üstünde kocaman. Sonra işte her hafta Cuma günü bir dersi bu işe ayırıyordu. O hafta her bir kişi neler yaptıysa duruma göre elmasını boyuyordu. Dersler, çevreyle iletişim, sınıftaki davranışlar falan. İşi oyuna çevirip bebeleri kandırmak için yapıyorlar işte bir şeyler. O elmanın bir kısmı hep bembeyaz kaldı. O kısımlar hep matematik dersiyle ilgili kısımlardı. Derken birden küçük İsmail okumayı da söktü. Böyle de sanki penisimden bahsediyorum gibi oldu kusura bakmayın ama öyle değil yani küçüklüğümden bahsettim. Okuduğum ilk ciddi kitap, Fareli Köyün Kavalcısıydı. Gazi Üniversitesinde öğretmenlik okuyan kuzenim getirmişti hediye. En sevdiğim kitap olmuştu. Başka yok çünkü Cin Ali’den gayrı. Okumayı söktüğüm ilk kitap ise kurt ile kuzuların hikâyesiydi. Anne kuzu yavrularını kurt efendinin midesinden sezaryenle alıyordu ve yerlerine taşlar koyuyordu. Sonra bunları kovalarken derede boğulup ölüyordu karnındaki taşlar yüzünden. Okumayı öğrettikleri kitaba bak. Kurdun eve geldiği yerde takılıyordum hep. Yavruları kandırmaya çalışıyordu kapıyı açtırmak için. Hep orada bir yerde takılıp kalıyordum ve bir gün patır patır döküldü ağzımdan kelimeler. Okumaya devam ettim. Böylece kitap bitti. Okumayı sökmüş kabullenildim. Göğsüme kırmızı bir kurdele astılar. Bir kısmı bembeyaz duran elmamın kırmızı bölgesine bir yıldız pekiştirildi kırmızı pilot kalemle. Annem de bir altın künye almıştı bana hediye olarak. Masal beni o kadar korkmuştu ki, kısa bir süre sonra markete gidip gelen anneme kapıyı açmamış, yarım saat yalvarttıktan sonra zar zor ikna olmuş ve kapıyı açmıştım. Ama itiraf etmeliyim, kapıyı aralarken annemi gördüğüm son ana kadar hep o aradan kıllı bir patinin uzanacağı ve hemen ardından kurdun üzerime atlayacağını düşünmüştüm. Kurt değil ama annem üzerime atlayıp inanılmaz atiklikle birkaç tokadı saliseler içinde yapıştırınca hayatın masallardaki gibi olmadığını idrak etmiştim.
Bir kız vardı en ön sırada oturan, âşık mıydım, enayi mi buluyordum hatırlamıyorum ama her öğretmene gidip tuvalet için izin aldığımda ona sanki sınıftan kaçıyorum gibi el sallıyordum ve her seferinde enayi gibi bunu yiyor öğretmene şikâyet ediyordu. Merdiven altındaki ufacık kantinden aldığım simit ve gazozların tadını daha sonra hiç unutamadım. Günler ilerledi, okul benim için gidilmek zorunda olunan bir yerdi, ötesi değil. Ama bütün olumsuzluklarına, bütün o yoksulluğa rağmen, bugün bazı özel okullarda bile o okuldaki eğitim kalitesi olmayabilir. Birkaç sınıf atlayınca matematik üzerindeki geri zekâlılığım geçmediğinden annem beni yazın okulda öğretmenlerden tarafından açılan kursa gönderdi. İtiraz hakkım zaten olamazdı annem gözlerini açarak bana baktığında. Çaresiz gittim ama bu çok yıllar sonra farkına vardım ki matematik nefretimi şekillendirip büyütmekten başka bir boka yaramamış. Kümeler konusuna herhangi bir şekilde denk gelirsem, 1995 yazına gidiyorum. Sabahın 8’inde gözümü açmamışım öğretmen karşımda küme falan anlatıyor. Üstelik kursa para ödendiği için olumsuz sonuçlar ekstra olumsuzluklar doğuruyor. Evet, daha fazla tokat. Annemin de matematiğin bana böyle ıstırap olduğunu sezip bilerek beni kursa vermiş olabileceğinden şüpheleniyordum. Yıllar geçtiğinde bönlüğüm galip gelmiş, merhametli annem matematiği bana, beni döverek öğretme tekniğinden vazgeçmişti. Ama bu problem değildi onun için. Mevzu bir çocuğunu dövmek ve bahane bulmaksa eğer bu konuda ona Fatih Terim diyebilirdik. Ders almaz ders verirdi yani.
Sonra işte bir daha ne matematik sevdim, ne okuldan geldiğimde ders yapmayı. İçinde rakamların, sayıların, hesaplamaların olduğu bütün derslerden peşinen tiksindim, yüzlerine bakmadım. Ama bu derslerin sözel kısımlarında diğer tüm sözel derslerde olduğu gibi tozunu attırıyordum. Hiçbir not almamama, hiçbir konuyu çalışmamama rağmen, eğer bir dersi seviyorsam, can kulağıyla dinliyor, dinlediklerimden öğrendiklerimi de testlerde kullanıyordum. Belki bugünün ders öğrenme teknikleri vs. olsa daha farklı ilerlerdi mevzular ama büyükbabam hep derdi ki sikilen götün davası olmaz. Aile terörü sonraki yıllarda da hayatıma sık sık eylemlerde bulundu. Yer yer büyük yıkımlar, kayıplar yaşandı ama gözüme kestiğim ilk anda ben de Trakyalı Spartacus gibi zincirlerimi kırıp, kılıcı kuşandım ve savaştım. Çok yorgun düştüm ama kendimi de kendim inşa ettim. Normalde benim gibi tiplerde sosyopati, seri katillik gibi şeyler beklenir. En azından şimdiye kadar hiç öyle hisler beslemedim. Bazen kendimi tribe de sokmuyor değilim hani. Ya şizofren olduysam ve aslında bir cinayet makinesiysem, bu tarafım beni her şeyin yolunda olduğuna dair kandırıyorsa. Olmadı öyle şeyler. Sanırım ilk sebebi çevremi o dönem inşa eden insanların aslında doğru insanlar olmadığına dair içgüdüsel bir yaklaşımdı. İçgüdüsel olarak doğru insan olmadıklarına karar verdiğim kişilerden örnek alınmayacak kadar korktum. Söyledikleri yapmamam gereken şeylermiş gibi geldi kulağıma hep. Sorunlu yanları da çok elbette böyle bir karakter inşasının ama yine de hep “ben yaptım”ın hafifliği var.
İlk yazı yazmaya başladığımda çektiğim o çizgiler gibi yamuk ya da çirkin, fark etmiyor. Kendimi ben inşa ettim. Eksikleriyle, eğri büğrü oluşuyla… Bir başkasının yamuk inşa etmesindense kendim yaptım bunu. Sanırım her şeyi hafifleten neden de bu. Bazısından az, bazısından çok oldu diğerlerine kıyasla. Ama benden önceki milyon hayat gibi, bunun da bir önemi yok artık benim için. Bir kıstas objesi değil. Bir sızlanma değil bütün bu dile gelenler. Söylenecek, karşısında durmamı sağlayacak kentlerden çoktan yola koyuldum. Kabullendim bu benim yaşamım deyip. Ama ne yapayım? Elden gelen buydu sadece. Böyle eksik ve yarım başlamış senin hayatın dedim kendime. Böyle de devam edecek. Bunu kabullenmediğim yılların her biri için beş yerimden kesmişim kendimi resmen. İzi kalsa da kapandı her biri. İşte tüm açılan yaralardan ve iyileştikten sonraki izlerden arta kalan ne varsa “benim” diyorum adına. Size de Batuhan diye sunuyorum. İsmail’i bu ve bunun gibi kötücül hatıraların sahibi kişi olarak etiketleyip öldürdüm. Bu da diğerleri gibi politik bir cinayetti. Ama artık eksik olanların asla tamamlanmayacağını kabullenmenin yanında neyin önemi olabilir ki? Fatih Erbakan’ın kolları hariç… Bazen öyle bir yeniliyor ki insan, şahına çoktan mat çekildiğini ömrünün ortasını biraz geçince anlıyor.
Üzmeyin kendinizi, öpücükler…
Bölüm Sonu Canavarı