Kremalı Trüflü Linguini Tarifi

Merhaba,

Beni tanıyor musunuz? Bir yerden çıkarıyor gibi misiniz beni? Aslında bu üzücü haberi size vermek istemezdim ancak Batuhan Dedde’yi maalesef, kaybettik. Bir de bir ihtimal sevindirici bir haber var, yerine beni bıraktı. Hay ya…

Ben İstanbul’dan çıkan o adam değilim artık zannedersem. Baya baya öldü o herif, yok oldu. Kendimi onun hissettiğinden çok daha tükenmiş, yaşlı ve yorgun hissediyorum. Birazcık daha nihilist, birazcık daha zonta. Teşbih ya da başka bir zıkkım değil bu. Hani insan yaşamında ağır dönüşümleri hisseder bazen. Birden bire farkına varır. Öyle oldu işte. Geçen ay sonlarında bir Salı günü sabahı uyandım, otuz altı yaşındayım. Lan ne oluyoruz? dedim kendi kendime. Sonra daha önceki yıllarda otuz altı yaşıma uğrayıp biraz beraber yaşadığımız için, tanıyorum da kendisiniz öyle bir merhabamız var yani. İşte kendim de bana dedi ki, sen ne zannediyordun ki? O günden beri arada bir kendi kendime “Vay be Bataan” diyorum olup olmadık yerlerde. Artık çocukluğum, eteklerinden küflenmeye başlamış bir defter gibi geliyor. Hani küçükken, başka bir şehre, kasabaya, düğüne vb. bir şeye gidersin de, uzun süre aklından çıkmaz o kasaba ve yolculuk. O kasaba gibi işte hissediyorum çocukluğumu. Felsefe bu işin neresinde? Bilim nasıl bakıyor bu küflü defter olayına? Canavaroğlu canavarlar. Ne yazacağımı da bilmiyorum he. Yani biliyorum da, neyi nerden örsem, kafam karman çorman. Hayatım, canım benim. Sana yazık ettiğim anlar olmuş, bağışla beni. Güzel bir andı diyeceğim en sonunda olan biten her şey için. Biraz rokfor peyniri andırıyor sanki. Görüntüsü bok gibi ama mükemmel tadı damakta kalıyor. Yani bir daha imkân tanınırsa yine aynı yolları yürürüm demeye getiriyorum. Hatta bir kedi gibi diyebilir insan bu yürüyüş için. Otuz yaşından önceki Batuhan, otuz yaşından önceki Batuhan’ı çok seviyordu. O yaşlardan sonra diğerleri yani sonra gelenler, otuz yaşından önceki Batuhan’ın yaptıklarını tasvip etmediler. İlerledikçe otuz yaşından sonraki Batuhanlar çoğalıyor doğal olarak. Ah bu matematik ve doğal sayılar yok mu. Sonsuza kadar gidiyordu değil mi bunlar? Her iki tarafa da. İyi ama niye? Bir matematiksel alfabe neden iki ayrı zıt yöne gider? Hem de sonsuza kadar. Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Nasıl çalkalıyorum ama mevzuyu değil mi? Orospu Batuhan.

Zamanın ne kadar ahlaksız, adi, şerefsiz ve ırz düşmanı olduğundan daha öncelerde de çok bahsetmiştim. Şimdi anlıyorum ilk okuduğum şiirlerin etkisini. Cahit Sıtkı Tarancı’dan, Otuz Beş Yaş, Abbas vs. bazı şiirler. Bu vesile ile canım Özgür Özmeral hocamı da anmam lazım. İyi ki dokunmuş hayatıma her zaman söylüyorum. Şimdi bakıyorum, Tarancı’nın yolun yarısı dediği yerden bir adım ilerideyim. Yani ben artık +%1 diğer tarafa aitim çocuklar. Ben böyle olduysam, benim abi abla dediğim çevrem de orta yaştan yaşlılığa doğru yola çıktı galiba. Kusura bakmayın moralinizi bozduysam doğayla konuşurum bir sonraki versiyonda yaşlanmayı kaldırır. Kıhkıhkıhkıh. Koskoca yıldızlar sönüp gidiyor, insanın yaşlanmasının ne önemi var ki ya? Ama aynaya bakınca insan öyle demiyor işte. Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz? diyor mesela. Gözaltlarımda mor halka malka yok çok şükür, cannabisten kaynaklı biraz kahverengilik var ama onu da cilt bakımlarım absorbe ediyor. Bu kelimeyi de baya severim he. Eski bir dostu görmüş gibi hissettim şu anda spontane çıktı. Ama yüzümün değiştiğini elbette ben de görebiliyorum. Biraz daha löp et kıvamına geliyor yavaş yavaş yüzüm. Kırışıklıklar baş vermeye başladı ucundan. Belki iyice çökünce korku filmlerinin aranan yüzü olurum.

Ama düşününce, son dönemlerde, baya direnmiş bile canım hücrelerim bana rağmen. Bir hafta sonra tam iki yıl olacak İstanbul’dan çıkalı. Az değil he. Benim için çok. Yaşlı başlı adamım benim sınırsız oyun hakkım yok artık jeton sayılı var kanka. Boşa diyorum hani benzin yakmamam lazım emekliye hayat artık zor. İki koskoca sene. İyi ki meşguliyet o kadar çok ki zaman bile yetmiyor oturup kendimi düşünmeye. Ama işte arada üç-beş dakika da olsa yakalıyor insan kendini tenhada. O üç-beşler birikince, oturup diyorum bari blog yazayım bayadır yazmıyorum bir şeyler. Yani buraya yazmıyorum bir şeyler. Yoksa bir şeyleri köpek gibi yazıyorum. İleride okursunuz, izlersiniz, bilemem kısmeti nedir ama hiç meraklanmayın. Hayata dahil olma çabalarım devam ediyor tabii ki de tam gaz. Bir ucundan tuttum sayılır. Bir kolumu soktum say. Giyinmeye çalışıyorum işte. Epey başarılı buluyorum kendimi bu konuda. Helal olsun valla bana. İki yıl önce, üç saat içince dilim, kültürüm, hayatım, tanıdık herkes, her şey, bir hatıraya dönüştü. Filmlerde olur ya hani bir anda taş heykele dönüşür. Öyle oldu. Üstelik tam benlik bir başlangıçla bir ölümden dönme, iki ağır ameliyatla merhaba dedim yeni hayatıma. İnanılmaz zor bir dönemdi ve korkunç. Zor demek baya hafife almak olur. Sıfır Almanca var, üç gün olmuş daha. Hastanede göt baş açık, her yerinden hortumlar çıkıyor. Travmatik bir şeydi aslında ama şerbetli olduğum için sadece ufak tefek depresiflikle atlattım. Geldiğim noktada Almancam gayet iyi, işim gücüm, günlük bir rutin hayatım var. Almancam aslında daha iyi olmalıydı ama baya saldım çok kafamı veremiyorum. Yine de o konuda da hiç bozmadığım bir rutinim var. Arada devir yükseltiyorum falan belki diyorum bir üst vitese geçerim. Ama olmuyor. Çok kafam müsait değil. Her ay bir mahkeme dosyası açılıyor neredeyse Türkiye’de hakkımda. Birinin ölmesini dilemek nasıl anayasal suç olabilir arkadaş ya. 🙂

Amaan neyse ya. Bu yazı bir bunama bulgusu olabilir mi acaba? Keşke şu anda sucuklu yumurta kokusuyla uyansam. Küçüğüm daha ama. Sene 94. Meğer bir kâbusun içindeymişim gibi. Bir kış günü, pazar öğlene doğrusu. Sucuğun buram buram kokusu mutfaktan odaya sızıyor. Gerçek sucuk hem de kauçuktan yapılma değil. İki gün sonra Salı pazarı var. Pazar demek, kuşlokumu demek. Bilir misin? Küçük küçük, rengârenk. Gofretçinin tezgâhında olurdu hani en önde. Öyle lokum siparişleri verirdim anneme pazara giderken. Geldiğim noktada ise ölüm zamanım geldiğinde uzaya çıkmanın yaygın ve ucuz bir teknoloji olmasının hayallerini kuruyorum. Harika değil mi ya uzayda ölmek? Bugün geri dönmemeceli bir görev verseler, hemen gitmek isterim. Müthiş bir şey değil mi uzayda ölmek? Son gördüğün şeye bak kardeşim ya. İfade edemiyorum o coşkuyu. İşte o zaman geldiğinde de öyle herkesle vedalaşıp bunu yapmak isterim doğrusu. Ötanazinin uzay görmüş hali değil mi. Üstelik son gördüğün şeyler dışarıdan dünya, sonsuz uzay boşluğu, ay, uydular. Şu işin ölüm turizmini yapıp borsaya açılsan üçüncü aydan itibaren şirketin 50 milyar dolar değerinde olur.

Bir kabuk değiştirdim. Daha yeni sayılır. Yeni kabuğum üstümde yeni. Pek sevmedim sanki bilmiyorum. Bir yandan daha tam oturmadı üstüme onu da göz önünde bulunduruyorum elbette. Veren kişi giyince açılır abla demişti. Abla olmasam da muhatap aldım. Yani işte daha yeni yaşlandığımı (hadi sizi kırmayayım gençliğin sonu olur mu?) anladığım için ya da eski günlerin artık gerçek birer eski gün olduğunu kavradığım için tam alışamadım diyorum. Birkaç yıla bu yaşların da orospusu olurum sorun yok. Ne zaman dank ediyor biliyor musun? Mesela eskiden, kendini genç hissederken, yaptığın şeyler özlenilecek şeyler gibi olmuyor çünkü tekrar tekrar yapabiliyorsun o şeyleri. İstediğin sıklıkta, istediğin kadar. Tabii ki de otuzbirden bahsetmiyorum geri zekâlı. Derin konuşuyoruz şurada. Ben üniversite yıllarımda köpek gibi gezdim. Otostopla, o şehir senin, bu şehir benim. Liseden arkadaşlarımın dağıldığı tüm üniversite şehirlerine, internetten tanıştığım insanların yanına vs. epey bir gezdim. Sonraki yaşlarımda da bu gezme işi şahsi arabayla devam etti şehir şehir gezmece işleri. Bu kez de otelleri deneyimliyordum. İlk seyahatlerim hep öğrenci evleri olmuştu. Otellerde biriktirdiğim hikâyelerden hiçbirine bugüne kadar değinmedim, bahsetmedim. Yani öyle hatırlıyorum belki aksini de yapmış olabilirim malum kafa gidik. Demleniyor o deneyimler. Sonraki yıllarda bu durum azaldı. Vakitsizlik, yoldaşsızlık. Tek yolculuk zevkli olmaz. Allah tek yolculuk etmemizi isteseydi bizi tek koltukla yaratırdı. Bu uymadı galiba buraya ya. Neyse işte. Azalarak bitti o işler. Ama hep arantım vardı birini bulsam da düşsem yola diye. Şimdi bakıyorum daha hayatta öyle bir şey yapamam. İmkân ve zaman yok. İşte tam da böyle bir anda, kafatasının altındaki sinapslarda misket bombası atılmış gibi sağa sola kıvılcımlar çıkıyor, öyle dehşetli, öyle şiddetli… İşte diyorsun, yaşlılık bu amına koyim. Bir süre sonra vücut da el vermeyecek. Bunun gibi yığınla şey var. Üç gün uyumadan gezebilen ben artık taşıyamıyorum kendimi 24 saatten fazla. Yemiyor yani artık. Bak bu da eskimişliğin bir izi. Al işte.

İki yıldır, dünyanın en gelişmemiş çeşitli ülkelerinden gelen insanlarla aynı ortamlarda barınıyor ve yaşıyorum. Neler gördüğümü siz de okuyacak ya da izleyeceksiniz elbette. Dehşetimi aktaracağım hepinize. Bu dehşeti ben yaşadımsa, siz de en azından ucundan biraz tadına bakın. Hani insan her şeyi paylaşmalıydı? Emre Varışlı gibi azarlayasım geldi şu anda herkesi. Askerlik yapanlar ne demek istediğimi anlayacaktır, askerlik var ya, harika, hijyen ve özgürlük dolu bir yermiş iki senedir yaşadığım ortamlara göre. İnsanın kan ve vahşetini, her gün deneyimliyorum. Ne korkunç hikâyeler, ne biçimsiz hayatlar gördüm. Her gün yeni bir şeyini keşfediyorum bu insan denen icadın. Cioran yaşasaydı ve beni görseydi var ya, Nietzsche’nin ata yaptığı gibi yüzümü okşar sonra da sarılır ağlardı. Her gün ruhuna bir fatiha okuyorum. Her gün en az bir cümlesini, kanlı canlı görüyorum. Ayakları var, yürüyor, gözleri var, yüzü vs. En çok da kafası kesilmemiş mazlumlarla ilgili söyledikleri, her gün sekiz çeşit surette çıkıyor karşıma. İnsanlık, galiba o kadar da sandığımız kadar engin bir alana yayılmış çeşitlilik değil galiba ya. Alışkanlıklar, tavırlar, her yerde aynı. Kedi hep kedidir diye paylaşılan ev kedisi-aslan-kaplan videolarını/fotoğraflarını görmüşsünüzdür. Onun gibi. Belki kedilerin de kendi sosyal medya hesaplarından, birkaç farklı ırktan insanı bu şekilde paylaştığı bir evren vardır. Videoya bakıyorsun ya da fotoğraf işte her neyse. Birbirlerini öldürüyorlar. Belki bir savaş sahnesi. Başlığa da yazmış kedicik, insan hep insandır, diye… Video ogrish videosu gibi. Ogrish’i bilmeyenler vardır muhtemelen. İnternet aleminin ilk darknet projesi olabilir. Ne biçim videolar vardı o şerefsizoğlu şerefsiz sitede ya. İkinci Rus-Çeçen savaşının kızıştığı bir zamandı sanırsam, Çeçenler bir Rus askerinin kafasını kesiyordu. Kim izletti hatırlamıyorum ama ne kadar orospu çocuğu olduğu buradan belliymiş. Ulan kafamı çevirdim kenara ama içim dışıma çıktı çok iyi hatırlıyorum o anı panik atak geçirmişim şimdi ayıkıyorum olayı o zaman panik atak ne demek bilmiyordum. Ogrish öyle bir şerefsiz siteydi işte. Hala duruyor mu bilmiyorum, belki adını bile yanlış yazmışımdır. Yaş var baya biliyon mu kafa gidiyo art… dfafafasdf

 Şu anda birden bir ilham geldiği için ara vermek zorunda kaldım. Uzay meselesi vardı yukarıda. Ona bir de güneşe atlamak seçeneği de ekleyebiliriz. O da olur. Güvenli mesafe sınır noktasına gelip birden yok olacağın bölgeye adım atmak da çok görkemli bir ölüm olurdu. Yaşamda beceremedik bari ölümümüz görkemli olsun… Şaka şaka. Bu kadar pesimist değilim artık. Daha kötüsü oldum. Nihilizm sardı dört bir yanımı, İlik sıvılarımda dolanıyor. İnsanı gevşetiyor epeyce. Hiç olucaz nasılsa deyip salmak değil de keyifli geçirmeye bakıyorum kalan süremi. Daha az ciddiye alıyorum diyebilir miyiz? Sikim taşağıma denk yaşamaya çalışıyorum yani elimden geldiği kadar. Baya da geliyor elimden he maşallah. Ama keşke tüm bunların yerine dalga olsaydım. Sik ya da ottan bahsetmiyorum. Gerçek dalga denizdekinden. O sahil senin, bu sahil benim gezip dolaşsaydım, çarpsaydım taştan taşa kendimi. Deniz deniz dolaşmak mümkün olur muydu acaba? Oluyor mu böyle bir şey? Mesela Kadıköy’de bir kayalığa çarptım, geri sektim ve ordan ver elini Şarköy-Mürefte yapabiliyor muyuz? Oradaki bir kayalığa da çarpmak mümkün mü? Öyle ise en güzel şey dalga olmak. Bir bunu çok isterdim, bir de Saint Michel’de öğrenci kahvesine gelen yaşlı bir dayı vardı, kasketli gözlüklü. Onunla tanışmak. Ne yazıyordu acaba önündeki deftere. Neyse işte. Bir şeyler yapmak istiyorum artık. Çok sıkıldım bu belirsizlikten. Bu huzursuzluk meyvesini vermeli artık diye elimde kemerle birilerine saldırasım geliyor Feridun abi gibi. Sanki tanrılar kurban istemiş ama ben iki kebap söylemişim, önce çok kızıp ortalığı darmadağın etmişler, fırtınalar, seller, yangınlar, depremler. Ama sonra da kebabı yiyip çok beğenmişler gibi.

Bir güneş doğmuş dağların ardından ama bir güneş içimi ısıtmıyor. Bir düşkapanı astım camın önüne bu gece. Hepsini yakalayıp götünden bıçaklıycam. Hiçliğin bu kadar sıkıntılı ama hafif ve güzel olacağını düşünmemiştim hiç. Her şey geçti, geçiyor. Ama peki başlayacak olanların durumu nedir? Sıkıldığında başka bir türe dönüşebileceğin bir şey olsaydı keşke insan olmak. Yalnızca taşa dönüşmekten dönüş yokmuş. Bir nevi intiharı yani o âlemin. Onun dışında her an, istediğin her şeye dönüşebilirmişsin. Ben işte söyledim, dalgaya dönüşeceğim. Denizlerde olana. Ne çok intihar eden olmuş demek ki o antik çağlarda, baksana ne çok dağ, ne çok taş var. Bu geceler ne anlatıyor mesela? O antik çağlardaki manası nedir? Madem ağzımızdan çıkan sesler ve onların dalgaları, uzay boşluğunda yolculuğuna devam ediyor yok olmadan, ilk ettiğim küfür benden ne kadar uzaklaşmış olabilir? 

Yaşlı hissetmememin en büyük sebeplerinden biri ne biliyor musun? Her gün 5 yeni cinsiyet, yönelim, siyasi söylem, yasaklı kelime, bir ahlaki değer, başka başka bir şeyler. Maddede de manada da. Her şey bu kadar çok fraksiyonlara ayrılmak zorunda mıydı ya? Eskiden pazarda tarla ve bahçe olmak üzere iki çeşit domates oluyordu. Başım dönüyor şimdi domates almaya karar verirken. Gıdadan, günlük hayat alışkanlıklarına, markadan, skandala, savaştan, barışa, her gün beşer tane yenisi çıkıyo bunların. Tamam zaman hızlı da bir tek bize mi hızlı birader? Hayat daha basit olması lazımdı ya. Her şey gittikçe daha karmaşık olmaya başladı. Bazen bisiklet yolunda tarlaların arasından geçerken, denk geldim bir kenara çekip iki dizimin üzerine çöküp avuçlarımı havaya kaldırdıktan sonra kafamı da, su içtikten sonra rabbine şükreden tavuk gibi havaya dikip gözyaşları içerisinde haykırasım geliyor. Neden böyle olduk? Sonra kafamı geldiği yere çevirip aynı şeyi yere de bağırmak. Dünyanın yok olmasını içtenlikle bekliyorum…

Bir ara çok eski bloglarımdan birinde bir orospuluk yapmadığım kaldı demiştim, hayatım boyunca çalıştığım işleri düşününce. Merak etmeyin hâlâ orospu olmuş değilim ama bambaşka bir şeye yelken açtım. Aşçı oldum. Asdfasdfasd Yemek yapmak ve yapmayı sevmek tabii ki vardı ama hiç böyle bir şey hayal etmemiş, düşünmemiş ve aklımın ucundan bile geçmemişti. Hayatın içine karışmanın en güzel ve elzem yollarından birini yaptım; işe girdim. İlk geldiğim zamanlar. Dil yok, yeni öğreniyordum. Ne yapacaksın başka? Garson mu olaydım? O da mümkündü ama kebapçıda. Önce bir İspanyol mutfağında mutfak yardımcısı olarak girdim işe. Biraz tecrübeden sonra baktım olabiliyor, başka bir şehire gönderdi devlet beni prosedürün bir başka ayağı. Bir süre sonra orada kendime aşçılık işi buldum. Öyle de devam ediyorum. Aşçılık derken aklınıza öyle portakallı ördekler, uçan kaçan tatlılar, 1 porsiyonu çay kaşığına sığan lezzetler değil. Kafe yemekleri. Lol.

Bu kadar kısa sürede bu kadar çok farklı kültürden, farklı sınıftan insanlar tanımak beni epeyce yıprattı. Çok gezen ve çok okuyanın yanında bir de lütfen çok tanıyan eklensin. Çok etkilendiğim şeyler oldu, şoklar içinde kaldım, insan üzerine master yapıyorum. Daha önce bu ortamlara düşmediğim için pişmanlık hissediyorum. Biraz psikopatça gelebilir kulağa ama. Durum böyle. Çünkü Ekim ayının otuz birinci gününün akşamından itibaren leş gibi ortamların içinde yaşıyorum. Buna rağmen biriktirdiklerimden dolayı acayip verimli geçiyor benim için. Habire bir şeyler kuruyorum, atıyorum kenara. Bir karakter, bir tema, bir konu, bir şeyler bir şeyler… Üüüü. Bir sürü… Neler neler…

Amaaan yeter. Çok sıkıldım bir şeyler anlatmaktan da. İşte tüm bunların bedelini canı ile ödedi canım Batuhan abim. İstanbul’dan çıkan çocuk öldü. Batu abi var. Alışıcaz herhalde bakalım. Şu olaylar bi bitsin…

Kremalı Trüf Soslu Linguini Tarifi

-1 porsiyon Linguini

-1 su bardağının ¾ ‘ü krema

-1 tatlı kaşığı siyah trüf sosu

-1 çay kaşığı tuz

-1/2’i çay kaşığı karabiber

Üzeri için;

Rendelenmiş parmesan

Roka

Kremayı ocağa aldıktan sonra bir tatlı kaşığı siyah trüf pastamızı da ekleyerek orta ateşte kremayı ısınmaya bırakıyoruz. Kabarcıklar çıkmaya başladığı zaman tuzu karabiberi de atıp makarnaları kremanın içine atıyoruz. Bu zamana kadar haşlamışsınızdır herhalde o kadar enayi değilsinizdir? Tavsiyem haşlama işlemiyle kremayı denk getirip tencereden direkt kremanın içine alırsanız daha iyi olur. Biraz makarnanın haşlama suyundan da alıp kremayı bağlayın güzelce. Tabağınıza aldıktan sonra üzerine rokayı daha sonra da rende parmesan serpip tüketebilirsiniz. Afiyet olsun.

Ve tabii ki

Bölüm Sonu Canavarı

Bu çocuklar gerçekten canavar. İzleyin bakın nasıl popüler olacaklar.

“Kremalı Trüflü Linguini Tarifi” üzerine bir yorum

  1. abi seni ilk okuduğumda lise 1’deydim, şimdi 26 yaşındayım. kendi hayatımda bir sürü değişiklik olurken senin de hayatının akıp gittiğini görmek garip bir yakınlık hissettiriyor. ara ara yaz yine, habersiz bırakma bizi.

Bir Cevap Yazın