Kayıp Kısım

Ne biçim şeyler oldu son dokuz yılda. 2017’den bu yana ansiklopediler dolusu değişimler oldu. Önceki yazılarda hep bahsetmiştim, sanki başka biri var bedenimde yaşayan diye. Bugün artık o başka biri daha belirgin. Eski ben daha silik bir hâle geldi. Belki %70’e 30’dur şimdi karışımım. İki yıl önce bir psikiyatri kliniğinde, benden daha yıkılmışların da olduğu bir grup insanın arasında sigara içerken ağlıyor, her şeyin benimle beraber yok olmasını diliyordum. O günlerdeki kırgınlığımdan enerji olarak faydalanabilirdi insanoğlu. “Acaba kendimi öldürmeli miyim?” diye aptal aptal sorular soruyordum kendime. Korkmuştum biraz doğrusu, çünkü hiç acı ya da üzüntü hissetmiyordum bunu sorarken. Bir yok olmuşluk hâkimdi ruhuma ve bedenime. Hep o karanlığın içinde kalacağım, kendi kendime üzüntüden ve öfkeden geberip gideceğim diye düşünüyordum. Yalnız, huysuz ve yenilmiş. Bugün şimdi çok komik geliyor böyle bir evreden geçmiş olmak. İnsan geçmişine böyledir çünkü. Saçmalık damgası vurmak iyi hissettirir kendimizi. Ama sabahları uyanır uyanmaz gözümü açtığımda, o günlerin çıktısı olan yeni bana sahip olduğum idrakına düşüp yüzüme bir gülümseme yayıldığını da söylemeliyim. Resmen o büyük yangında ben dâhil her şeyin yandığına seviniyor ve mutlu oluyorum. Çünkü kendimi mutluyum diye kandırdığım işkencelerin ortasına bırakıp gitmiştim. Hiç de acımamışım kendime bunu yaparken. Bunu bana yaptıran yalnız kalma, yalnız olma korkusuymuş. Oysa bu tam da benim hayatımın gerçeği. Bense gerçeği görmezden gelmenin kendime yeterince zarar vermeyeceğini düşünmüş olmalıyım ki yetmemiş diye ayrıca korkularımı bastırıp geçirdiğimi sanmışım. Bir de sevgi diye travmalar beslemişim hep kendimden eksilterek. Öyle öğrendim çünkü daha çocukken. Birçoğunuz da öyle yaptı muhtemelen. Sevgiyi satın aldınız çocukken. Ama uslu durarak, ama iyi notlar getirerek, ama ıspanak yiyerek. Bir şekilde hep ödeme yaptınız sevilebilmek için. En azından çoğumuz. Bu, yetişkinliğe geçince insana elli ton dert sıkıntı yaratıyor. Hatta iki yıl önceye kadar bütün hayatımı bu travmalar organize etmiş. Ben de enayi gibi kendi tercihlerimi yaptığımı sanmışım. Bunun farkına geç varmak da benim hayatımın kayıp kısmı olsun… Kayıp kısım diye yazdım bunu defterime.

Artık daha çok önemli bir tarih müzesinde kendime ait geçmiş parçalara bakıyor gibi hissediyorum. Çok önemli ama çok da acı. Çok acı ama yapan, eden, oluşturan. Şimdi mesela bir zaman atlaması yapma imkânım olsa, klinikteki ilk günüme, balkonda sigara içip çok sevdiğim bir şarkıyı dinlerken gözlerim akana kadar ağladığım o ana giderdim. Kendime bugünlerimi anlatıp aslında yangının ne kadar arındırıcı bir yangın olduğunu haber vermeye. Terapistime de böyle demiştim hastaneden taburcu olmadan önceki son görüşmemizde. “Yandım, kül oldum ama aynı zamanda arınmış da hissediyorum. Arındıran bir yangın oldu diyebiliriz,” demiştim. Yaşanılan değişimlerin hızı ve içerdiği parçaların büyüklüğünü düşününce hâlâ idrak kapasitemi aşıyor. “Helal olsun sarı, bu zamana kadar hiç yapamadığın şekilde canlı ve iyi çıktın o enkazın içinden,” diyorum kendime. Kendi aramızda kendime sarı derim. Liseden kalma bir lakap.
Yaklaşık on yıldır bir sürü kayıp veriyorum, alakalı alakasız. Yakından, uzaktan. Etrafımı çevreleyen NPC’lerden epey eksilen var. Başka oyunlara gidenler de oldu, oyundan komple silinenler de var. Barış mesela öleli üç sene olmuş bile. Gökhan da hemen hemen aynı. Bir fotoğrafımız var: Ben, Barış, Gökhan, Nursen. Fotoğraftan sadece Nursen ve ben hayattayız. Hatta Nursen’e gönderdim fotoğrafı, iddiaya girdik fotoğrafta sona kim kalır diye. Ben dedim, “Nuri, sen kalırsın kesin.” En doğrusunu Allah bilir şüphesiz. Yaşayıp göreceğiz. Geçenlerde de İlhami Batı çekti gitti. İyi ki edebiyatseverler neyi yitirdiğinin farkında değil. Kahrolurlardı. Akrabalarımdan da epey eksildi. Zaman geçtikçe de eksikler artıyor. Sonra bakıyorum, ben de koşarak kırkıma dayanmışım zaten. 20-25 yıl içinde yüksek ihtimal ölecek olmak şaşkınlık yaratıyor bende. Direksiyonu yeni toparlayabilmiştim. Hayatımdaki dinginliği yeni sağlamış olmak bazen biraz eksiklik gibi geliyor. Sanki bunlar en geç otuzlu yaşların başında halledilmesi gereken işler gibime geliyor. Tabii benim tercihlerim böyle oldu. Ben bu yaşlarıma kadar yaşayacağımı bile hayal etmemiştim. Küçükken ileriki yaşlarımı hayal ederdim ama otuz beşten sonrasını hiç düşünmemiştim. Çok uzak geliyordu bana çünkü. O yüzden hazırlıksız yakalanmış biri gibi hissediyorum çok zaman. Mesela yakın sayılabilir bir zamanda otuz dokuz yaşıma gireceğim. İlk defa otuz dokuz yaşına giriyorum, umarım bir daha tekrarlanmaz. Çünkü acemisi de değil gibiyim ve bu rahatsız edici bir his.

Ne zaman savrulduğum fırtınalara gözlerimi kapatıp kendimi bıraktım. Ne uğultular kaldı ne savrulmalar. Özelliği büyük fırtınalarda ortaya çıkmak olan şimşek perisi gibi süzülüyorum. Sanki ben zaten bu fırtınaların insanıyım deyip de çok gizli bir yeteneğimi ifşa etmişim gibi… Kenarından rengi bozulmaya başlamış çocukluk fotoğraflarıma bakmaya benziyor geri dönüp yaptıklarıma ve yaşadıklarıma bakmak. Hayata kör bir anlam yüklemek, onu ciddiye almak, onunla boğuşup dövüşmek. Sanırım en büyük hatam bu olmuş. Cehalet mi diyeyim, rahat mı batmış, dert aramaya çıkmışım piyasalara kendime nedir. Dertler de dert olsa bari… Şimdi tabii bugünden geçmişe ayıplayan gözlerle bakmak kolay ama biraz daha sakin bir hayat yaşayabilirmişim gibime geliyor. En radikal hâlimle yel değirmenlerine hasımlık etmişim. Zaman kaybı. Böyle o günlere olumsuz konuşuyorum fakat iyi ki de o günler olmuş. O günler olmasa bugünler olmazdı. Bugün bilincimi sıfırlayıp en baştan başlama şansı verilse, yine aynı hataları yapacak, yine aynı yerlerde aynı hikâyelerle öldürülmeye razı olacak olan da yine benim. N’apayım? Ben-i Âdem’im işte… Yeryüzünden ister doğal yollarla ister beklenmedik feci kazalarla silinelim. Fark etmiyor. Zaman her türlü çok dar. O yüzden sabaha karşı çarşaf gibi bir suda, sislerin arasından giden çok hoş bir tekne gibi sakin ve güzel yaşamak, güzel ve iyi şeyler biriktirip inşa etmek lazım. Bir bakmışım kırka geldiğim gibi, bir daha bakmışım üzerime toprak atılıyor seviyesine geçeceğim, kesin bir hükümdür. O hüküm gelene kadar benim de ilk hedefim bir sürü güzel ve iyi şey inşa etmek. Hamamlar, kervansaraylar, camiler mesela? Şaka şaka. Padişah olsam yaptırırdım ama ben marabaların soyundan geliyorum.

Anladınız Siz Onu

Bir Cevap Yazın