Hayatla İlk Temas

Beter Böcek’e benzeyen bir canavar hücum ediyor üstüne. Korkuyla gözlerini açıp çıkıyor rüyasından. Gözlerini açar açmaz, sanki gördüklerinden tiksinmiş gibi, kusuyor akşam yediği yoğurtlu bulgur pilavını. Ateşi o kadar çok ki, ne olduğuna dair bir fikri olmamasına rağmen ateşi olduğunu biliyor. Güç bela kalkıyor ayağa beşiğin içinde. Demir, boyundan biraz kısa. Karanlığın içine doğru “anne” diye bağırıyor minnacık sesi yettiğince. Antreden ışık sızmaya başlıyor; önce gözünü alan. Sonra ışığın önüne annenin gölgesi düşüyor. Gelip ateşini kontrol ediyor. Yanıyor; yavrucak bir doktora mı görünse? Üstünü başını temizledikten sonra keskin kokulu ıslak bir bez bırakıyor avuç kadar alnına. Yavrucağın aklı ve korkusu hâlâ gördüğü canavarda. Ya annesi gittikten sonra tekrar gelirse? Yüksek ateşten olduğunu bilemeyecek kadar küçük. Bir kaşık sokuyor ağzına annesi. Zehir mi, nedir bu sıvı? O arada söyleniyor: Havayı güzel görünce dondurma yemiş, o yüzden böyle olmuş. Daha sonra yatırıp tekrar beşiğe çıkıyor odadan. Tekrar her yer karanlığa gömülüyor. Bu kez perde açık olduğu için sokaktan sızan sarı ışık kısmen aydınlatıyor odayı. Kapının önündeki ağacın gölgesi duruyor tavanda. Canavarı düşünüyor ama korkacak kadar enerjisi yok. Vücudu tahta gibi. Ateşin yorgunluğuyla tekrar hiçliğe dönüyor… Travma yaşadığından haberi yok henüz. 32 yıl sonra öğrenecek.
Başka bir zaman, bu kez beş yaşına girmiş. Ne güzel, haberi yok hiçbir şeyden. Kırmızı ve lacivert arabalarıyla oynuyor masanın kenarında. Arabaları masanın zeminine bastırıp geri doğru çekiyor ve bıraktığında fırlıyor arabalar yerinden. Sıfırdan bir metreye 2 saniyede çıkıyor. Müthiş bir motor gücü. Annesi, elinde dumanlar çıkan bir tencereyle giriyor. Odun sobasının üzerine bırakıyor tencereyi. Uyarıyor yavrusunu: “Geç, odanda oynamaya devam et.” Tencerede yeşil mercimek varmış. Ama yavru bu, tutturuyor: “Ben masada süreceğim arabaları.” Birkaç ısrardan sonra annesi pes ediyor ve tencereye, sobaya dikkat etmesini tembihliyor. “Tamam,” diyor yavrusu. Uslu uslu oynayacak. “Ben masanın bir köşesindeyim, tencere ta uzak köşesinde,” diye düşünüyor. Ona göre kenarda uslu uslu oynuyor. O kadar çok seviyor ki kırmızı arabasını, büyüyünce aynısından alacak. Geceleri yastığının altına koyup da yatıyor. Lacivert de güzel ama kırmızı kadar önemli değil. O kadar çok seviyor ki kırmızı arabasını, onunla oynarken kendinden geçiyor, hayallere dalıyor. Fark etmiyor, adım adım masanın sobaya yakın olan kısmına doğru ilerlediğini. Lacivert ve kırmızı arabalarını bir kez daha geriyor. Son yarışı olacak. Laciverte bakıyor şöyle bir. Sanki onu yastığının altına hiç koymadığı için haksızlık etmiş gibi hissediyor. Üzülüyor. Yarışı kazansa da kazanmasa da bu akşam onu da yastığının altına koymaya karar veriyor. Sevinçle iki arabanın da üzerine elleriyle uyguladığı baskıyı gevşetiyor ve arabalar yıldırım gibi yerinden fırlıyor. Hem kısa hem de heyecanlı olduğu için soluksuz bir yarış. O kadar kaptırmış ki kendini bu yarışa, arabaların peşinden fırlıyor; yere düşmesinler diye tutmak için. Lacivert arabayı tuttuğunda ayağına doğru düşen tencereyi görüyor havada… Hemen sonra, sanki çekip ayağını kopartmışlar gibi bir acı; gibi bir çığlık. Zamanın durduğunu, ruhunun başka bir âleme gidip geldiğini hissedebiliyor sadece. Gözleri o kadar yaşla dolu ki etrafını göremiyor. “Anne!” diye çığlık atabiliyor sadece. Annesi telaşla çoktan kapıp koyvermiş banyoya doğru. Çeşmeyi açıp altına ayağını tutuyor. 28 numara ayağının üzeri buruş buruş olmuş ve bir kısım deriler bir araya toplanmış, altından pespembe iç derisi görünüyor. Suyun verdiği rahatlamayla daha cesur bakabiliyor artık ayağına. Büyük dehşet onun için. Her şeye rağmen annesinin kucağında olmak iyi hissettiriyor ama aklında da ufak ufak normale dönünce yiyeceği azar var. Arka cama götürüyor annesi. Ayağını, camın önündeki mermere koyacak şekilde tutuyor kucağında. Dışarıda mis gibi bir nisan havası. Kapının önündeki koca kavak ağaçları, bir tür hışıltılı sihirle rüzgârın gücünü artırıyor. Ağacın ağlamasını duyup bunu yaptığını düşünerek ağaçlara sevgi beslemeye başlıyor anında. “Acaba sihirli şeyler olabilirler mi?” diye ciddiyetle düşünmeye başlıyor… Rüzgâr eserken ayağına hiçbir şey olmamış gibi hissediyor. Kırmızı ve kare ev telefonu çalıyor o anda. Annesi onu kucağından yatağın kenarına indirip telefona gidiyor. Ayağı tekrar sızlamaya başlıyor rüzgâr kesildiğinde. Annesi kısa telefondan sonra tekrar kucağına alıp cama çıkartıyor. Teyzesinin, ayağı için yağ getireceğini söylüyor. Rahmetli dedesi yapmış çok önceden. Kantaron yağı. Son şişeyi kullanmak da ona kısmet olacak.
Akşamına, kısa ve tombul bir cam sek süt şişesinde kırmızı bir yağ getiriyorlar. Ayağına pamukla hafifçe pansuman yapıyor annesi. Gündüz sürdükleri bir krem iyi gelmiş, ağrısını almış ama kendi dehşeti hâlâ duruyor. Teyzesinin söylediğine göre bu yağ o kadar güzel ki hiç yanık izi kalmayacak. Sevinçli bir şey olmalı diye seviniyor o da buna. İçinde büyük bir pişmanlık. Keşke odasına gitseydi arabalarını alıp. Arabaları aklına geldiği anda da korkuyla karışık bir öfke hissediyor laciverte karşı. Sanki intikam aldı, diye düşünüyor. Yere düşen tencereye inat annesi aynısından yapmış. Yemekte önüne koyuyor yavrusunun. Bağırıyor yavrucak: “Ben bunu yemem,” diyor, “katil mercimek!”
Akşam yatağına yatmadan önce de lacivert arabasını mutfaktaki çöpe atıp “siktir,” diyor. Annesinden duymuştu bunu. Kırmızı arabasıyla yatağına gidip, büyüyünce ne olacağını hayal ederek uyumaya çalışıyor… Henüz daha ilk yarasını aldığının farkında değil. Yeşil mercimeğin artık “katil mercimek” olarak anılacağının da farkında değil. Henüz hiçbir şeyin farkında değil…
Bölüm Sonu Canavarı