Çok sevmezdim okulu. Sevdiğim kısımları arkadaşlarla kudurmaca, türlü türlü itlikler. Niye bu kadar çok seviyordum önceden bilmiyordum ama şimdilerde insan anlıyor o yaşta bir çocuğun dikkat çekme çabasını. Dikkat başka türlü de çekilir ama kendi kendini inşa etmeye çabalayan bir bebe ne bilsin böyle şeyler? Okul demek top peşinden koşmak demekti. Volkanla, Fatihle, Ramazanla kudurmak sınıfı, okulu birbirine katmak demekti. Hayatımda zaten bir daha o dönemlerdeki gibi çok az eğlendiğim olmuştur. Azalarak bitti sonra bu. Şimdi hadi kendime ayıp olmasın diye biraz bakıyorum tadına mutluluğun. Yetiyor.
İşte yine okula kudurmak için gittiğim bir günde, sıkıcı bir dersin ortasında sınıfın kapısı tıklanıyor. O sesi bilirsiniz. Nasıl heyecan yaratır ama? Öğretmen bir şey anlatırken ya da bir öğrenci dersle ilgili konuşurken kuru ve geren bir ses duyulur birkaç kere peş peşe. Tak! Tak! Tak! Herkesin kafasında o soru? Kim bu gelen? Bir anda bütün dikkatler o kapıya kesilir. O sefer gelen nöbetçi öğrenciydi. Eğitim sisteminin en abuk şeylerinden biriydi nöbetçi öğrenci olayı. Ama faydalıydı da ben ve benim gibiler için. En sevdiğim okul günleriydi nöbetçi olduğum günler. Bir duyuru yaptı bize gelen, okulun yeni düzenlenen arka bahçesine ağaç ekilecek. Her sınıftan 4-5’er kişilik iflah olmaz erkek grupları toplanıyor ellerine kazma kürek veriliyor. Kimisi derin çukurlar kazıyor kimisi fidanları o çukurlara yerleştiriyor kimisi de toprağı geri çukura atıyordu. Her zamanki demirbaşlar Batuhan Dede, Fatih Güllüce, Volkan Durmuş, Ramazan Dağtekin, Emrah Çakır gitmiştik. 7-D’nin serseri itleri, okulun pislikleri. Diğer sınıflardan Bekir vardı, Atakan vardı, Kadir ve aklıma gelmeyen bir sürü öğrenci. Boylar kısa, vücutlar tüysüz, ruhlar bu kadar parçalanmamıştı. Tek amacımız derste olmamaktı. Bu amaca ulaşmış olmanın keyfiyle elimize tutuşturulan kavak fidanını açtığımız çukura gömdük. 3-4 gün sürmüştü arka bahçeye şekil vermek, fidanları ekmek… Ne eğlenmiştik ama. Çelimsiz dallar gibi duran ağaç fidanları görüntü itibariyle biraz boşa kürek çekti gibi duruyordu. O semti ve okulun öğrencilerini tanıyorsam, iki güne paramparça eder bu yamyamlar bunu dedim. Can suyunu verirken fidanlara, Tuncer hoca vardı yanımızda daha geçen hafta olmuş gibi hatırlıyorum o anı. Kel Tuncer. Tirat atmıştı klasik olarak işte ağaç dikmek şu bu tavsiyeler, dikenlere övgüler alkışlar falan. 2.5 litrelik bir pet şişedeki suyu dökmüştük. Hatta ne demişti hatırlamıyorum, Emrah bir şey söylemişti çok gülmüştük. Emrah hep bir şeyler söylerdi biz de hep gülerdik. Sınıfın en komik çocuğuydu Emrah Çakır. Can suyunu verirken ne yaptığımızın hiç farkında değildim aslında. Hiçbirimiz değildik. İlk defa o suyu dökerken işin ulviyetine dair titreşimler hissetmiştim kalbimde. Sanki ilahi bir şeyi deneyimliyorduk ama başımda akıl olmadığı için anlamlandıramamıştım.

Aradan çok uzun yıllar geçti. O fidanların bazıları tahmin ettiğim gibi yamyamlara meze oldu. Kurtulanlar da olmadı değil. Ben büyüdüm. Ağaçlar büyüdü. Semt büyüdü. Arkadaşlar büyüdü. Sürekli büyüyen bir şeymiş işte hayat. Ölene kadar büyümek. O ağaçların yanından çok gelip geçtim. Büyüdüklerini gördüm ama bakmadım. Sadece gördüm. Ta ki bir gün, doğduğum günden beri var olduğum evden taşınana kadar. Bilmiyordum henüz başıma neler geleceğini. Hayatımın mahvoluşunu naklen izlediğim odayı ve mekanı eşyalarımı kucaklayarak terk eyleyip hemen 50 metre yandaki başka bir binanın başka bir katındaki bambaşka bir odaya yerleştirdim. Yıllarca alışkın olduğumdan daha yüksekteki yeni evden pek haz etmedim başta. Yaz sıcakları iyice bastırdığında fark ettim ki yükseltisini bir silaha dönüştürmüş kendini sıcağa karşı koruyan bir apartmana taşınmıştım. Cadde tarafındaki pencereyi ve diğer uçta kalan kendi odamın penceresini açtığımda adeta balkanlardan çıkıp gelmişçesine serinlik ihtiva eden yel hatta yeller gezip duruyor evin içinde. Biliyorsun işte o hissi güneşin kavurduğu bir anda serin bir esintinin çıkıp gelmesini. Kısa bir süre sadece bu serinliğin keyfini çıkarmaktan başka bir şey yapmadım. Ta ki bugün de hayatımı diğer camda kısaltayım diye düşündüğüm güne kadar. Sigaramı caddeye bakan camda içmek istediğimde bilmiyordum aslında aydınlanmaya koşuyormuşum. Sigaramı yakıp bir nefes çektikten sonra her sigarasından çektiği dumanı üfleyen kişi gibi uzaklara baktım. Caddenin karşı tarafından başlayan park yokuşu tırmanarak okul duvarında bitiyordu. Duvarın hemen arkasında 20 (şimdi 25 oldu) yıl önce dersten kaçmak için amaçsızca ektiğimiz, bir kısmı şehit düşen yaşamaz dediğim o cılız fidanların kocaman birer ağaca dönüştüğünü görmüştüm. Günlerdir güneşin sıcağında evimi serinleten o balkanlardan geldiğini düşündüğüm yellerin aslında o ektiğimiz fidanlardan geliyor olduğunu görünce ayıptır söylemesi bir miktar hislenmiş ve birkaç damla gözyaşı dökmüştüm. Bunu sanırım biraz yıllar sonra kayıp oğlunu bulmak gibi bir duyguyla eşleştirebiliriz. O an tekrar tekrar o anları yaşadım. En başından her saniyesini. O sadece dersten kaçmak için yapılan eylemin 20 yıl sonra nasıl bir sonuç verdiğini görmek beni duygusal olarak çok sarsmıştı doğrusu. Pozitif anlamda ama yine de yıkıcı bir duyguydu. O gün ağaç dikmenin aslında ne kadar ilahi bir şey olduğunu, o can suyunu dökerken kalbimde hissettiğim titreşimin ne anlama geldiğini, bütün sırra vakıf olmuş gibi huşu içinde ağladım. Hayatımda bir kere daha öyle ağlamıştım çok uzun yıllar önce o gelmişti hemen aklıma. Aynı huzur hissi. O zaman da rüyamda kıvırcık bonus saçlı, tertemiz yüzlü, kara gözlü bir genç abi bana ben Hz. Muhammed’im demişti tespih çekiyorduk beraber. Uyandığımda çok ağlıyordum huşu içinde. Çok uzun yıllar geçti üstünden. Ama sanmıyorum muhtemelen dümendir. Ne işi var benim rüyamda. Bu aydınlanmadan sonra hep daha çok dikkat ettim o ağaçlara gelip geçerken. Zaman zaman durdum uzaktan inceledim. Kendimin ve arkadaşlarımın hayaletlerini gördüm fidanların başında. Yaklaşık bi’ beş yıl kadar daha devam etti bu artık hem bakmalarım hem görmelerim ağaçlarımızı. Sonra da zaten kopmak zorunda kaldım. Komple hayatımın kendisi o ağaçlarımız gibi hatıraya dönüştü.
Şimdi yeni hayatımda da öyle başladım. Çok değil 2-3 tane diktim henüz. Daha da dikmek istiyorum. Dikeceğim de. 20-30 yıl sonra o ağaçlar kocaman olduğunda acaba biri durup düşünecek mi kim dikti bunu diye? Ben o aydınlandığım günden sonra gördüğüm her ağacı dikeni durup düşünüyorum bir an. Diyorum acaba nasıl birileri, hangi amaçla dikti? Belki ben gibi amaçsız biriydi? Siz peki hiç durup düşünüyor musunuz gölgesinde serinlediğiniz ağaçları acaba bunu kim dikmişti diye? Keşke hayatım boyunca yaptığım bütün kaytarmalar, hatalar da o kavak ağaçları gibi sonuçlar getirseydi önüme… Çok güzel bir histi o ağaçların serinliğinden faydalanmak. Hayatı yaşadığımı hissettirmişti. Güzel şeylerin olumsuz emellerle de yapılsa sonuçlarının da mutlaka güzel geldiğini görmüştüm. Kim bilir kaç insan daha faydalandı o yellerden ve daha kaçı faydalanacak varlığım dünyadan silindikten sonra bile… Herkesin böyle özel hisler tatmasını dilerim.
Şunu da söylemeden edemeyeceğim, Abasıyanıkların Sait bunu yaşasaydı on sekiz tane kitap yazardı…
Bölüm Sonu Canavarı