Ben Mesela, Oooo Şayir Batuhan

Eskiden, (artık) çok eskiden, 8-9 yaşlarında küçük bir çocukken, sık sık şu anda içinde bulunduğum yaşlarımı hayal ederdim. Yazar olacağımı hiç hayal etmemiştim doğrusu. En çok hayal ettiğim şey çok büyük bir kaleci olacağımdı. Çocukluğum bu hayalle geçti neredeyse. Altı boş bir hayal de değildi üstelik. Şurada hikâyesi yazılıdır. Zehir gibi de kaleciydim. Ama yaşadığımız coğrafya belli. Ben de toplumun çoğunluğunu oluşturan büyük bir kesim gibi sorunlu ebeveynlerin sırf yaşayamadıkları hayatı bir kukla aracılığıyla yaşayıp tatmin olmak için dünyaya getirdiği çocuklardan biriyim. Dolayısı ile kendi hayatımda söz hakkım pek olmadı. Sonra fazla bir zaman geçmeden, çarpışarak, savrularak, mücadele ederek kendi hayatımda söz hakkı sahibi olabildim. Bana bunh yapanlardan uzaklaştım. Bu bazılarına heyecanlı gelebilir. Sürekli bir şeylerin bastırılıp önemsizleştirildiği bir ortamda gelişen biri olarak ne yapacağımı pek kestiremedim elbette. Handikaplarım da çoktu. Saftım, salaktım, her şeye eğilimim vardı. Yalpalaya yalpalaya geçti hayatım. Kendimi çok ama çok az bir zamanda güvende hissettim. En güvende olduğum zamanlarda bile tedirginliğim hep oldu. Benzer yaşamlar tecrübe edenler hep tedirgin yaşamanın ne demek olduğunu elbet daha iyi kanıksayacaklardır. Toy bir genç adamken, içimde benimle beraber büyüyen boşlukları doldurabileceğimi sanıyordum. Ama bazı şeyler yazgındır. Sağlıklı olmayan ebeveynlere maruz kalmak da benim yazgımmış, genlerime kazınmış. Sadece bu değil üstelik. Örneğin babamdan bağımlılık genini de almışım. Bağımlılığa meyilli olmaya etki eden bir gen var gerçekten. Peder kumar bağımlısı. Ben de bir dönem uyuşturucu bağımlısı olmuştum. Eroin falan değil. Başka ne buldumsa. O kadar kötü günlerdi ki benim için, bazı zamanlar o günleri düşününce gözlerim doluyor, üzülüyorum, acıyorum. Kendim diye değil hiçbir insanı o kadar aciz ve tükenmiş görmeyi istemem. Yıpratan bir tecrübe oldu o günler. Gerçi böyle bir tek başınalığın ortasında her şey yıpratıcı bir hale dönüşüyor. Çünkü tek başımaydım. Yol gösterecek, doğru düzgün tecrübe aktaracak, know how yapacak insanlar olmadı çevremde. İtiş kakış herkes ayrı bir hizaya çekmeye çalıştı , ben de en son “başkanın anasını sikim” diyen dayı gibi isyan ettim. Ergenliğim büyük çatışmalarla geçti. Ben bu konuda kendime çok hayret ediyorum. Nasıl bir sosyopat olmadım, seri katil olmadım bilmiyorum. Klasik müzik tutkunluğum falan da var shdjdjdjd çocukluğumda sosyopatik eğilimlerim vardı ama. Empatiden yoksundum. Arkadaşlarıma falan rahatlıkla zarar verebiliyordum. Sonradan gelişti o kısmı beynimin herhalde. İşin şakası bir yana böyle bir ortamda, şiddet, baskı, psikolojik işkencelerle vs yoğurulmuş bir karakterin, bir psikopata dönüşmemesi beni şaşırtıyor. Acaba ileriki yaşlarımda mı ortaya çıkar diye bazan hafif paranoya yapmıyor değilim doğrusu. Arada bir de düşünürüm, ergenliğimde annemin kalbini söküp yememi engelleyen şey neydi acaba, neden böyle bir şey yapmadım ya da benzer bir şeyler. Ortam hem işlev hem de ruhsal olarak inanılmaz müsaitti buna.

Sanıyorum kırılma noktası sünnet olmamdı. Acımadan sorgusuz sualsiz kestiler çükümü. Hatta hiç unutmam, özel bir hastaneydi. Amcam, babam ve amcamın karısı götürmüştü beni hastaneye. Babam ben sünnet olurken kaşla göz arasında hastaneye vermesi gereken parayla kumar oynamaya kaçmış, ben hastanede esir kalmıştım. Amcam mahalleye gidip para bulup gelmiş, beni de hastaneden çıkarmıştı. Eve gittik. 3-5 gün dışarı çıkmam yasak. Halamların kocaman bir kütüphanesi var. Dedim bari kitap okuyayım. Oraya dadandım. Daha okumayı yeni sökmüşüm işte o yaz. Sonbaharda da ilkokul birinci sınıf başlıyor. Gittim sik kadar boyumla kütüphanede göz gezdiriyorum. Hiçbirini tanımıyorum. O güne kadar okuduğum en kalın kitap Fareli Köyün Kavalcısı o da 63 sayfaydı. Okumaya yeni başladım çünkü shdjdjdjd kütüphanede gözüme takıldı kitaplar 40-80’li yılların basımları. Edmondo De Amicis – Çocuk Kalbi’ni okumaya karar verdim. 250-300 sayfa bir şeydi yanlış hatırlamıyorsam. Gözüm korktu ama dedim nasılsa evdeyim, okurum işte. Okumaya da hevesliyim çok. Eylül’de birinci sınıfa başlıyorum sikip atıcam sınıftakileri bi ton hava basıcam çocuk aklımla bunu düşünüyorum. Bir de Prens ve Dilenci’yi aldım ona da bakarım diyerek. Gerçekten ilk ciddi kitap okuma başlangıcında harika iki kitap seçmişim. Sonra anladım bunu. Ben 3-5 gün oyalanırım bununla diye aldım ama üçüncü gün gidip iki kitabı bırakıp bu sefer 5 kitap aldım. 3-5 gün geçti, çüküm iyileşti zımba gibi oldu (mecazi anlamda) ama ben dışarı çıkmamaya devam ettim. Biricik anneciğimin bana sokak orospusu demesine neden olacak kadar sokakta vakit geçirmeyi seven bir çocuk olarak. Allahım o kitaplar o hikâyeler. Nasıl çekti beni içine. Kafamda sinemaskop, izliyorum hepsini, okumuyorum ve çok heyecanlı her izlediğim şey. Kütüphane de çok sağlam. Tüm dünya klasikleri var müthiş bir kütüphaneydi. Ben o yaz boyunca haftada en az 3-4 gün evde takılıp kitap okudum. Bana böyle bir şey oldu hissettim yani konuşmam falan değişti bazı mevzularda roman karakterlerini hatırlıyorum işte mesela diyorum tom sawyer olsa böyle yapardı falan. Sardı beni o iş çok uzun yıllar sömürdüm o kütüphaneyi. Zannediyorum ki beni seri katil, sosyopat olmaktan, annemi kıyma çekip lahmacun yaptırarak mahalleye dağıtmaktan alıkoyan şey bu kütüphane oldu. Diet olarak çükümün bir kısmını vermiş olsam da, bu kırılmanın yarattığı etkiden genel olarak memnunum. Mutlu değilim ama memnunum. İkisi farklı şeyler. Yaşım biraz ilerledi baktım ki o boşluklar dolmuyor. Benimle beraber büyüyorlar üstelik. Hani balon sönükken belli olmayan delik gerdirince kocaman olur ya. Yaş alıyorsun, boşluk kocamanlaşıyor. Kötü arkadaşlara sardım bu sefer. Heyecanlı geldi riskli yaşamak, türlü türlü hayat yaşadım. Hepsinde tek ortak nokta vardı, hepsinde tedirgindim. Hiçbiri bu boşlukları doldurmadı. Ne hoyratlıklar ne sevdalar. Ne uyuşturucu ne başka bir bok. Doldurmayı geçtim sanki bütün boşlukları daha büyüttüler. Sonra bu boşlukların dolmayacağını idrak ettim. Ya da kendimi ikna ettim yahut kabullendim, hangisi oldu kestiremiyorum. O zaman yaşamımın bazı yaşamlara nazaran daha gediklerle dolu ve yamuk yumuk devam edeceğini bilerek devam ettim. Biraz daha şanslı olanlar en azından tek bir ebeveyne maruz kalarak daha az gedikler açtırıyor ruhunda. Fakat diğer türlüsü korkunç bir tek başınalık ve çaresizlik hissi çiviliyor insana. Ne yol biliyorsun ne iz, atmışlar seni ortaya, çaresizlik canavar gibi dikilmiş karşında. Bir o bir ben. Tek başımızayız. Boksa benziyor biraz ama boks centilmenlerin sporudur.

Sık sık kendime alternatif yaşamlar düşlerim. Şöyle olsaydım, böyle olsaydım. Bir batağın içinde debelenmekten ziyade bunu çocuksu bir hayalbazlıkla yapıyorum. Biraz zihnimi de meşgul etmeme yarıyor doğrusu. Özellikle o canavarla karşılaştığımda. Yapabileceğim başka bir şey olmuyor zaten. Yok çünkü olan bitene karşı koyacak ne gücüm ne silahım. Sık sık da düşüyorum bu pusuya. Eskiden olsa direkt düşüneceğim şey intihar etmek olurdu. Ama insan, hücreleri yaşlanmaya ve yaşamdan uzaklaşma yolculuğuna başladığında, hayata biraz daha bağlı oluyor galiba. İçimdeki o büyük boşluklar müntehirliğimi de yıprattı, öyle zamanla kendi kendine toz oldu bu fikirler. Artık sadece orada bir çıkış kapısının olduğunu bilmenin cılız ama destekleyici etkisinden faydalanıyorum.

Ben mesela, oooo, şayir Batuhan. Aşk adamı. O biçim şiyirler falan üfff. Ama ben sevginin ne olduğunu tam anlamıyla bilmiyorum. Evet tadına bakıyorum, hem de doya doya. Mükemmel bir şey hatta eli artırıyorum, insanı insan yapan şey vicdan değil sevgidir. O kadar müthiş bir şey. Ancak bu alaylı bir yaşamak. Mektepli değil. Bunu kedi masajı üzerinden örnek verirsem daha iyi anlaşılabilir sanırım. Hepimizin çok şirin bulduğu, ayılıp bayıldığımız kedi masajı denilen şey bir eksikliğin yarattığı karakteristik ve kalıcı bir tavırdır. Annesinden erken ayrılan kedilerin yaptığı bir hareket kedi masajı. Benim kızım Sütlü örneğin, 3 aylık olana kadar annesi ve kardeşleriyle iyi beslenerek yaşadı. Bilmiyor kedi masajı nedir, yapmıyor da. Diğer kardeşlerini de görüyorum onlar da bilmiyor. Ama ben biliyorum kedi masajını. Bence bir çocuğa verilecek sevgi, en az anne sütü kadar önemlidir gelişiminde. Hatta insanın geri kalan hayatının nasıl olacağını belirleyecek kadar kritik bir noktada. Anne sütü az olursa biraz afedersin geri zekâlı oluyor insanlar her gün mutlaka karşılaşıyoruz. Çoklar yani. Muhtemelen bu coğrafi etkinin kurbanlarından biri de sizsinizdir. Bu sevgiyi bilmeyiş gelişimle alakalı. Yani sevgiyi tanımamak, yaşamamak vs değil. Yapı taşları gibi. Sonradan edinilecek bir şey değil. Bir eksiklik bu. Yine de hayatımı bu kadar şekillendirmesini istemezdim tüm bunların. Böyle hissettiğim zamanlar, çığlık atsam dolapların kapaklarını titretecek gibi hissederim. İçimde bir şeyler cayır cayır yanıyor. Çaresizlik mi öfke mi, nefret mi korku mu ne? Sanki kuklacılarımdan kaçmak isterken iplerime dolanmışım gibi. Hani gözleri bağlı inek, bağı çözdükleri ilk an mezbahaya getirildiğini anlar ya, ya da bir bombanın hemen dibinde patlayacağını anladığın o son saniye. İşte öyle çaresiz ve hiçbir şeyin elinden gelmediği bir durum. Sevgiyi kendi öğrendiğim kadar tanıyorum. Bence korku, nefret gibi sevgi de öğrenilen/öğretilen bir şey. Her şeye teslim olan biri olsaydım, şimdi nefreti çok iyi tanıyor olmam gerekirdi. Sevgiyi öğrenebilmiş olmayı kendime başarı olarak yazıyorum. Yamalı bir başarı da olsa. Bu uğurda çükümün bir parçası dahil birçok bedel ödemiş olsam da bugün buna değdiğini söyleyebilirim. Elbette bu yamalı başarı da o büyük boşlukları doldurmuyor. Demek istediğim bu. O boşlukları dolduracak şeyler, vitaminler, antikorlar ve faydalı bakteriler gibi anneden bebeğe geçmesi gereken şeyler olduğuna inanıyorum. İnsanın derisini yediği besinler inşa eder. Ruhsal kabuğu da dış dünyadan aldıkları şekillendirir. Ki bu kabuk insanın hayatını da belirler. Bu kabuğun da usta eller tarafından şekillendirilmesi gerekir. Ben mesela kendim öğrene öğrene yaptım bu kabuğu. Dışarıdan aldıklarım hep kötü şeylerdi. Sabıkalı arkadaş çevresi vs. Haliyle derme çatma bir kabuk oldu, boşluklarla dolu. Bu insanın hayatı algılama biçimine kadar etkiliyor.

Her neyse.

Sonra işte okula kayıt oldum başladım falan. Ben 80 Günde Devri Alem okuyorum amk bu bebeler harf tanımıyo modunda okula gittim ilk gün. Tanışma faslı başladı. Ben çok heyecanlıyım. Ağlayanlar korkanlar gırla. Sırayla herkes kalkıyo kendini tanıtıyo falan salak salak baban ne iş yapıyo soruları. Ben de heyecanla sıranın bana gelmesini bekliyorum. Bir çocuk vardı ismini hatırlamıyorum. Altına sıçtı, öyle bir sıçma her yer bok. Olayın şokuyla bütün o leş kibrimi kaybettim. Sıra bana geldiğinde doğru düzgün konuşamadım bile bırak okumayı biliyorum demeyi.

Kendimi biraz iyi hissetmek için bir şeyler karalayayım istemiştim. Kendinizi bana maruz bıraktığınız için teşekkürler.

Bölüm Sonu Canavarı

Bir Cevap Yazın