
Merhaba,
Bu yazıyı okumak zorundasınız. Geçen hafta bilgisayarım hakka yürüdü. Bu yazıyı bir telefondan yazıyorum. O yüzden okuyacaksınız bana ne sgshshdhd
Bilgisayarımın vefat etmesi çok kötü oldu ya. 8-10 aydır kafamda kurduğum, ufak tefek notlar aldığım romanın iskeletini kurmaya başlamıştım tam. A4 formatında iki word sayfası kadar yazdım, dizi izlemeye koyuldum sonra. Tıpkı insan gibi öldü bilgisayarım. Ekran birden karardı. Bir iki cılız ışık kıvılcımı parladı. Bu bilgisayar evreninde ölen bir bilgisayarın son nefesini vermesi demek oluyor. 2015 yılında 2500 tl para verip almıştım. Döneminin üst donanımlı bir makinesiydi. Şimdi güncel zamandaki benzer donanımlı aletler 12-15 bin tl arası. Ahlaksız ırz düşmanı pezevenkler, Celeron işlemlici dijital daktilo muadili makinelere 3-4 bin tl yazıyorlar. Uzun bir süre yeni bir cihaz alamam. İç organlarım para etmiyor çünkü. Dubai’de escortluk işi yakalayabilirsem olur belki. Bir deftere kitap yazmak, benim tercih ettiğim bir yöntem değil. Notlar alabiliyorum sadece sıkılmadan. Askerde bunu yapmak zorunda kalmıştım. Yani kitabı tamamen elle yazmak. Ama başarısız bir faaliyet oldu. Cinnet geçiriyordum az kalsın. Ben de kısa kısa paragraflar halinde notlar aldım. Bu epey uzun sürdü. Üşeniyorum çünkü. Hatta askerden 3-4 kitap ile dönme fikrim varken 2 kitap yazarak dönebildim bu üşengeçlik yüzünden. Bununla da bitmedi. Döndükten 2 yıl sonra ancak defterdeki yazıları bilgisayara geçirmiş, toparlamış ve bir dosya haline getirmiştim. Yani uzun işler. Sevemedim bir türlü. Aynı şey daktilo için de geçerli. Eskiden daktilo fetişlerini itin götüne sokar çıkartırdım ama artık uğraşmıyorum. İsteyen istediği aracı kullanır. Ben bilgisayarla yazmayı seviyorum. Daha hızlı, daha pratik, hatayı ortadan kaldırmak inanılmaz kolay vs. O yüzden üzerinde çalıştığım romanlar ilgili notlar almaya devam. Zaten iskeleti kuracaktım. Böylece, istemeden de olsa edindiğim bolca zaman, daha sağlam bir iskelet kurmama fayda sağlar belki.
Neyse.
Aslında bu girişteki şeyleri söylemek için gelmedim buraya. Dostlar, Romalılar. Ben buraya bilgisayarımı gömmeye değil, övmeye geldim. Şaka şaka. Ölenle ölünmüyor ama her şey çok sıkıcı hale geldi. Çocukluğumdan ilk hatırladığım zamanlara kadar inmeye çalışıyorum. Bilgisayarımın bozulması biraz elektriklerin gitmesiyle aile bireylerinin daha ailevi ilişkiler geliştirmesine benziyor. Ben de kendimin ailesi olduğum için, kendimle geliştiriyorum bu bağı. Taa kalecilik yaptığım günlere gitti hayallerim. Düşündüm biraz, gözlerimi kapayıp o günlere kadar indim. Sonra bir şeyi fark ettim. 33 yaşına giriyorum 10 gün sonra. Hayatımın ilk ve en büyük kırılması, o gözlerimi kapatıp indiğim günlerdeymiş meğerse. Bu gerçek biraz benim canımı acıttı. Tekrar tekrar. Yani o günler benim içime hep kıymık gibi batar zaten de, bu sefer bir vampir kazığı gibi battı sanki.
Anlatayım mı hikâyemi? Başlayalım o halde…
Boğazıma kadar cehaletin ve bunun getirisi olan vurdumduymazlığın içinde beslendim küçük bir çocukken. Anam cahil, babam cahil, akrabalarım, çevremin pek çoğu… Takdir edersiniz ki böyle bir ortamda yeşeren ağaç ejder meyvesi vermez. Kaba saba bir çocuk olarak büyüdüm. Acayip derecede hırçın. Ergenliğimin başına kadar da böyle geçti bu zaman. Annem, betimleme yapacak bilinç ve yaşa geldiğimde, ‘benim küçük hitlerim’ diye kitap kahramanı olarak hayal ettiğim bir kadındı. Çok döverdi beni. Hem fiziksel hem ruhsal olarak. Babam, tam tersi, hayatım boyunca bir kere tokat attı bana. O da sigaraya başladığımda içiyor musun diye sorduğumda hayır dedim diye. Biliyordu içtiğimi çünkü. Ama peder de bana dokunmayan yılan bin yaşasın modunda, varlığı yokluğu pek belli olmayan, alkol ve kumar düşkünü bir adamdı. Peder ne kadar saydamsa, anam da o kadar kara büyülerden var olmuş ağır bir gölge gibi çöküyordu üstüme. Çocukluğumun geneli bu tür mücadelelerle geçti. Farkında değildim elbet ne çetin bir savaş verdiğimin. Sonuçlarının neler olacağını bilemiyordum.
Hiç ekmek yapılışını gördünüz mü? Pişirici usta kulağının kenarına, bakkalların sıkıştırdığı gibi kaleme benzer bir tahta parçası takar. Bu tahta parçasının ucunda bir jilet takılıdır. Hızlı ve ritmik bir hareketle, kulağından tahta parçasını alıp küreğin en ucundaki ekmek şeklinde hamurdan başlayarak, sapına doğru en sondaki ekmek hamuruna kadar çizik atar. O hamur piştiğinde, ekmeğin ortasında kenarları sert, kocaman bir yarık olur. İnsan da böyle işte. Hamuru çiğ iken atılan çizikler, piştiğinde kocaman izler şeklinde duruyor. Üstelik aynı ekmeğin o kıtır kenarları gibi, kurcaladıkça dökülüyor, daha büyük bir boşluk haline geliyor.

Benimkisi de öyle bir durum. Sağlıksız, hiçbir besin değeri olmayan beyaz ekmeklere benziyorum. Daha tam pişmediğim yaşlar ama, hafiften üzerim kızarmış, o kesiğin kenarları kıtırlaşmaya başlamış. Evde göremediğim sevgi ve takdir, beni hırçın ve haşarı bir velede çeviriyor. Ele avuca sığmaz, bazen sevimli, bazen itici hatta tehlikeli derecede haylaz. Futbolu çok seviyorum, pek çok erkek çocuğu gibi. Enerjik bir fırlamayım. Bu ayarsız enerjiyi de en iyi futbolla atıyorum. Futbol cezbetmiş beni. Mahalle maçlarında, takımın tartışmasız kalecisi benim. Kedi İsmail. Henüz Piç İsmail denmiyor. O asfalt sokaklarda, beton okul bahçelerinin zeminlerinde zaten kimseler geçmek istemez kaleye. Bir de kaleciliğin tuhaf bir etiketi vardır mahallelerde. Kötüdür kalecilik niyeyse. Oynamayı bilmeyenlerin, arsa futbolunun içinde kalmak için beklemek zorunda olduğu iki taş arası görünmez bir koridordu kale. Hem topun sahibi olmak hem de ısrarla ve isteyerek kaleci olmak, şaşırtıyordu bütün takımdakileri. Öyledir çünkü arsa futbolunda. Topun sahibi forvet olma ya da istediği herhangi bir mevkiyi seçme hakkına da sahiptir. Ben herkesin mızmızlandığı mevkiye koşarak gidiyordum. Arkadaşlarıma ayakkabı, bana da pantolon dayanmazdı. Dizleri yırtık olmayan bir tek pantolonum bile yoktu. Annem her yırtılan pantolonda beni öldüresiye döverdi. Ertesi gün ben hiç dayak yememiş gibi bir pantolon daha yırtardım. Annem bir gün bana yeni pantolon almaktan vazgeçti. Ben de nereye gidersem gideyim, dizleri yırtık pantolonlarla gittim. Yoksulluktan değil, bu benim küçük hitler’imin bana uyguladığı cezalardan biriydi. Utanacağımı düşünüyordu beni götürdüğü yerlerde dizleri yırtık pantolondan. Ben her gittiğim yerde, bir an önce mahalleye dönmek ve asfaltın üstünde uçmak, topu yakalamak istiyordum.
Mehmet vardı mahallede. Zenginler. Aslında öyle sınıfsal bir fark yoktu aramızda ama Mehmet’in annesi babası daha ilgi gösteriyordu ona. Annesi dövmüyor, babası işten gelirken biz sokakta maç yaparken ayak üstü oğluyla konuşup öyle çıkıyordu evine. Bir futbol okuluna gidiyordu Mehmet. Hem de Fenerbahçe’nin. Ben de çıldırıyorum kulübe gitmek için. Çünkü harika bir kaleciyim. 19-20 yaşında kocaman abiler beni okul bahçesindeki maçlarında oynatıyorlar. Hatta kavga ettikleri oluyor, bir taraf bizim kalemize geçecek diyor, diğer taraf hayır bizim kalemize. Asfalf, beton zeminde ordan oraya atlamaktan her mevsim yaraydı dizlerim. Yazık, ancak biraz büyüyüp de halı sahalarla tanıştığım zaman yara bere olmaktan kurtuldu dizlerim. Öyle seviyordum ki o çekilen şutlara uçmayı. Sanki gerçekten uçuyor gibi hissediyordum o saliselik anlarda. O kısacık anları, ben bir film sahnesi gibi yaşardım. Kolay değil, idolüm Genzo Wakabayashi. Geceleri koskocaman kalede çataldan çıkardığım topları hayal ederken, Wakabayashi oluyorum. Gündüzleri arsada, okul bahçesinde Oliver Kahn. Onun izinden yürüyorum sivil hayatımda. Tipim de benziyor zaten. Saçlarımı kaybetmemişim henüz. Altın sarısı bir yele gibi duruyor başımın üstünde. Mahalle maçlarında yaptığım plonjonlardan sonra takım arkadaşlarım öyle bağırıyor. “Hey yavrum benim be! Helal be Oliver Kahn mısın!” hoşuma gidiyor bu gördüğüm takdir. Takdir gördükçe bir kaleci olarak ‘uçmayı’ daha çok seviyorum. Uçmayı sevdikçe, daha çok takdir ediliyorum. Doymak bilmeyen bir iştaha dönüşüyor bu. Emperyalist ordular gibi, sanki dursam yerle bir olacağım. Daha çok uçmak zorundayım. Bu takdir edilme duygusunun beni bu denli hoşnut etmesinin, evde hiç takdir görmememle alakası olduğunu bilmiyorum henüz. Takdir gördükçe daha çok sarılıyorum kaleciliğe.
O zamanlar, evin yakınlarında büyükçe bir arazi var. Şimdi kocaman bir devlet hastanesi yaptılar. O arazinin içinde 4-5 adet halı saha var. Sahalardan arta kalan bütün arazide insanlar alır birasını çerezini. İsteyen muhabbet eder içer, isteyen maç yapanları izler içer. Oraya gidip saha kenarında kalecileri izliyorum. Koca koca adamlar maç yapıyor. Kalecilerin yedikleri golleri hesap ediyorum. Kıyaslıyorum kendimle. Acaba tutar mıydım ben bunu. “Tabii oğlum” diyorum, “görmüyon mu enayi gibi herkesi izliyo, sadece topu takip etse nereye gideceğini anlar oraya uçardı.”Mehmet kulübe gidiyor ya, heyecanla anneme koşuyorum. İçimde nasıl güzel bir umut var ama. O dönemin mottosu, ya topçu olucan ya popçu. Bugün sadece topçu kısmı kaldı bu deyişten geriye. O zaman da büyük paralar kazanıyordu futbolcular. Ama ben bunların hiçbiriyle ilgilenmiyorum. Ben kaleciliği seviyorum. Çatala doğru saliseler içinde süzülmeyi. Rakip forveti sinir hastası etmeyi. Benim tek derdim, Engin’den sonra tuttuğum takımın kalesine geçicem. Rüştü diye genç bir abi gelmiş, hesaplıyorum hemen kulübe kaydolursam Rüştü’nün geldiği yaşlarda ben de onun yedeği olabilirim. Ciddi ciddi hesabını yapıyorum bunun çünkü olabilecek vasıfları taşıyorum. Çeviklik, esneklik, önsezi. Hepsi var. Bir tek boyum kısa, onu da hallederiz. Daha ergenliğe girmemişim bile. Her türlü uzatılır o boy. Ukalalık değil bu, gerçekten o seviyede bir yeteneğim vardı. Bu vasıflara iyi şekilde sahip olduğunu bilmek, özgüveni de olumlu etkiliyor tabii. O ceza sahası içi komple benim gibi hareket ediyordum maçlarda. Bunu da rakiplere hissettirerek yapıyordum. Bunların tabii o zaman farkında değilim. Yıllar sonra nasıl bir kaleci olduğumu düşünürken, bilinçli biriyken görüyorum neler yaptığımı. Baskın bir kaleciydim. Zaman zaman rezil goller de yediğim oluyordu tabii. İyi kaleciliğin şanıdır bu rezil goller.
Annem diyor Mehmet bir başlasın bakalım. Sen de git bir gün bak nedir, ne değildir öğren. O içimdeki güzel umut, büyük bir alevli patlamaya dönüşüyor. Öyle böyle değil. Yerimde duramıyorum. Hayallerime doğru ilk adımımı atmışım, nasıl durayım. 10 yıl sonra Rüştü’nün yedeği olucam ulan, nasıl durayım yerimde. Cesaretim büyük. O yaşımda gel deseler, gözümü kırpmadan, en ufak korku yaşamadan geçerim o kaleye. Mehmet’e koşuyorum hemen. Ben de geliyorum lan, ben de geliyorum. Hangi gün, kaçta gidiyorsun? Üç gün sonra, sabah 9’da Bakırköy’de olmamız lazım. Futbol okulu Bakırköy Emniyet Müdürlüğünün arka taraflarında bir yerlerdeydi. O üç gün nasıl geçecek? Rüyalarımda Wakabayashi oluyorum, bir başka rüyamda Rüştü sakatlanıyor. 16 yaşındayım daha yedek kulübesinde bekliyorum. Isın diyor hoca. Öyle heyecanlanıyorum ki rüyamda, bu coşku beni uykumdan uyandırıyor…
Kalecilikle kafayı yiyorum ama, bir formam bile yok. Eldivenim de. Almıyor annem pahalı diye. Normal futbolcu formalarım var bir sürü. Onlar ucuz çünkü. Üç gün geçiyor. Sabahın köründe dayanıyorum Mehmetlerin kapıya. Gidiyoruz kulübe, o idman yapacak, ben de kenardan onu izleyeceğim ama kim siker Mehmet’i. Ben kalecileri izliyorum, kaleci antrenörlerini izliyorum. O formalar, eldivenler, tozluk, kramponlar… Off. Kaleciler benim boylarımda, benim betonda uçtuğumun yarısı kadar uçmuyor herifler halı saha zemininde. Uyuz oluyorum. Antrenör ne güzel topu sağa sola atıyor. Ben kalenin arkasında bir oraya atlıyorum bir buraya kafamın içinde. Yazıklar olsun diyorum o formanın hakkını veremiyorlar. O yaşıma kadar sırtıma bir kez bile kaleci forması geçirmiş değilim ama bir forma giysem Ay’a kadar uçarım gibi hissediyorum. İdman sürdükçe ben kalenin arkasında sahibini gören köpekler gibi kıpır kıpırım. Antrenman bitiyor. Ne lazım ne değil öğreniyorum. Evraklar, sağlık raporları. Hallederiz. Bir de aidatlar var diyor adam. Öder annem diye düşünüyorum. Ne olacak. Ben ilk profesyonel sözleşmemi imzaladığımda fazlasıyla geri veririm.
Eve dönüş için otobüse biniyoruz ama ben neredeyse otobüsü sırtıma alıp koşacağım. Zaman yavaş akıyor benim için. Koştura koştura eve gidiyorum. Nefes nefese kalmışım. Soluklanmadan konuşamayacak haldeyim. Nefesimi toparladıktan sonra büyük bir heyecanla anlatıyorum anneme öğrendiğim bütün bilgileri. Annem donuk bir ifadeyle beni dinliyor. Anlattıklarım bitiyor. Coşkuyla ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorum. Pahalıymış, diyor. Gönderemeyiz. Pahalı dediği de, o zamanki alım gücüyle bir pazara gitme parası. Ağlayabiliyorum sadece. Yalvarıyorum falan. Annem beni dövmeye başlıyor. Hiç acımıyor canım yüzüme ve sırtıma inen tokatlardan. İlk defa. Çünkü canımı daha fazla yakan bir şeyler oldu dakikalar önce. Odamda ağlamaya devam ediyorum içimi çeke çeke. Babamın gelmesini bekliyorum. O da Fenerbahçeli. Futbolu da seviyor. O kesin razı olur, götürür beni kulübe. Geç geliyor biraz. Kapı sesini duyar duymaz fırlıyorum odamdan. Kulübe yazdır beni diye ağlıyorum, kaleci olucam ben. Mevzuyu bilmeyen babam şaşırıyor. Annem anlatıyor babama. Ama sanki bütün kelimeleri ağzından bir bıçak gibi fırlatıp vücuduma saplıyor. Gitsin çocuk ne olacak diyor babam. Pahalı diyor annem. Olsun, ne var yani, gitsin işte diyor babam bir kez daha. Annem daha sert bir itirazda bulunuyor. Ben bir miktar daha dayak yiyorum ve ağlayarak odama çekiliyorum.
Ertesi gün, mahalle maçına bile gitmiyorum, o derece yıkılmışım. Babamı dürtüyorum arada kanına gireyim diye. En sonunda annen istemiyor deyip kesip atıyor. Kesip attığının, bir çocuğun hayalleri olduğunun farkında değil. Aynı işte o ekmek hamuruna atılan çizik gibi, kesiyor orta yerimden. Vazgeçiyorum bu sevdadan. Rüştü artık kendine başka yedekler bulacak. Başkaları terletecek o güzelim formayı. Profesyonel kariyerim başlamadan bitiyor. Başka şeylere vuruyorum kendimi. Kitaplar ve bazı zararlı alışkanlıklar. Tüm bunlara rağmen bir yanımda futbol hep var. Büyümüşüm biraz daha. Beton zemin çocuklukta tatlı bir anı olarak kalmış. Halı sahalarda yarı profesyonel sayılabilecek bir şekilde devam ediyor. Artık bir kaleci formam, taytım ve eldivenlerim var. Geçimimi sağlayacak bir maç tempom var. Haftada 3-4 maça çıkıyorum. Parasını veren, bana kalesini teslim ediyor. 20 liradan aşağı gitmiyorum maçlara. Maç parası da vermiyorum. 20 lira büyük para o zaman. Okulda patatesli 1.5 tl. Hayatım akmaya devam etti iyi kötü. Kitaplar okudum, hayal gücüm gelişti, merak ettim, cevaplar aradım. Kendimi geliştirmeye başladım. Daha doğrusu, bunun bir gelişim olduğunu bilmiyordum. Varoş çünkü. Ne bilir insanın kendini geliştirmesini.
Sonra zamanla itlik serserilik başladı bende. Kalecilik tutkum azalmadı ama eskisi gibi alev alev de değildi. Alkole başladım, dolu ve boş sigaraya. Okul takımındaydım lisede de. 3 yıl olduğu zamanlar, 4 yılda bitirebildim. Profesyonel maçlara da gitmeyi ihmal etmedim bu arada. Kalede olmasam da, yıllar önce durduğum yerde, tam kale arkasında durdum. Bazen kendimi hayal ettim o kalede. Kalbim burkuluyordu böyle zamanlarda. Üniversiteye gittim. Önce okul takımına girdim orada da. Sonra itlik haylazlık yapmak daha cazip geldi. Uzaklaştım futboldan. Okuldan döndüğümde, mahallede sonraki dönem kurulan arkadaşlıklarla haftada bir güne indi maçlar. Para falan da kazanamıyordum artık. Semtte halı saha takımı çoktu bizim. Rakip bulmakta sıkıntı yaşamıyorduk. Böyle günlerden birinde, doktorlarla maçımız vardı. Doktorların içinde bir tane bile sağlıkçı yoktu. Hepsi babam yaşlarında, hatta bazıları babamın arkadaşları olan amcalardı. Gençliğinden beri beraber oynayan bir gruptu bunlar. Gözleri bağlı oynasalar, yine fark etmezdi. Birbirlerine organ olmuş artık adamlar. Her şey senkron. Yaşları vardı epey ama, benim diyen takıma 7-8 fark sallayıp gönderiyorlardı. Ben tabii her zaman ki gibi atlıyorum, zıplıyorum, goller de yiyorum elbet. Ben kurtardıkça bunlar övüyor. Hoşuma gidiyor. Bir de ayar ediyorum bunları. Forvetlere sinir krizleri geçirtmek her zaman eğlenceli olmuştur. Maç bitti. O gün ilk defa biz yendik. Ben efsane bir maç çıkardım. Öyle kurtarışlar yaptım ki adamlar artık kendi aralarında tartışma yaşar oldular kaçan pozisyonlardan sonra. Maç bitti. Fatih amca geldi yanıma. Aynı baban gibisin lan, dedi. Anlamıyorum mevzuyu. Babamın da benim yaşlarımdayken doktolarla beraber kaleci olarak futbol oynadığını öğrenince düşüyor jeton. Yaşım 24 olmuş o zaman. Bir şey ifade etmedi bu durum bana. Birkaç yıl sonra tesadüfen en küçük amcamın da kendi döneminde mahallenin kalecisi olduğunu öğreniyorum. Bu bana önce harika bir tesadüf gibi geldi. Daha sonraları bunun bir tesadüften fazlası olabileceğini kestirdim. Bazı yetenekler, genlerle aktarılır. Çeviklik, önsezi gibi özellikler her ne kadar geliştirilebilir özellikler olsa da, sıfırdan yaratamazsınız. İçinizde bir parça olması gerekir. Halk kendi arasında Allah vergisi diyor buna.
Sonra işte ben kaleci olamadım. Hiçbir şey de olamadım. Bazı şeyler yazgındır. Onu reddedersen karavana atarsın ve geri kalan yaşamında, öylece bir mermi deliği gibi kalırsın, boşlukta sallanan bir delik. Annem, yoksulluktan değil cimrilikten, boş bir uğraş olarak gördüğünden, sevgisizliğinden, cehaletinden, ödemem dediği futbol okulu taksiti yüzünden karavanaya düşürdü beni. Kalecilik, benim yazgımdı. En iyi yapabildiğim, yaparken kendimi en iyi hissettiğim şeydi. Kaleci olma isteği taşıdığım tüm zaman diliminde, hiçbir an çok para kazandıkları için futbolcu olmak istemedim. Sadece kaleciliği çok sevdiğim için istedim futbolcu olmak. Kendim gitmeyi akıl edemedim mi? Edemeyecek bilinçteydim. Bu bilince ulaştığımda da çoktan o hayalleri nasırlaştırmıştım. Söylemiştim. Boğazıma kadar cehaletin içinde büyüdüm. Beni yönlendirebilecek birileri çıkmadı, yönlendirecek insanlar, suça, serseriliğe yönlendirdi. Sonra zaten bir yola girdiğinde insan, takdir edersiniz ki vakit geçtikçe sapaklar azalır. O yolların başında belki karşıma çıkabilecek biri beni çekip alabilirdi. Ama arka sokağa girdiğin zaman göreceğin tek şey karanlık oluyor doğal olarak. O boktan kariyer sonra, halı sahalardan da koptu. Elimde geriye bir şey kalmadı. Bir şey olamadım. Cehaletimin sorun çıkaran kısımlarını giderdim. Ancak bana bir seçenek sunulsaydı, cahil bir kaleci olmayı seçebilirdim. Şimdi kalecilik deyince, içimi bir hüzün kaplar. Yaşım 33 oluyor. Farklı bir yoldan gitseydim, kariyerimin en olgun zamanlarını yaşıyor olacaktım. Sapıkça gelebilir, arada youtube açıp Best Save Goalkeeper videoları izler, o günleri hayal eder ve ağlarım. Bu kadar vahşi olaydan sonra bana kalan, bir şeyler yazabilmek oldu. Kaleciliğim kadar iddialı değil ama ondan sonra yapabildiğim, yaparken iyi hissettiren tek şey yazmak oldu. Kim bilir, belki hem profesyonel bir kaleci, hem bir yazar da olabilirdim. Evet, yapabilirdim sanırım bu ikisini bir arada. İşte başarabilseydim bunu, o zaman sorardım size;
Camus mü Ben mi?
Bölüm Sonu Canavarı:
Not: Okuyacaksınız lan bu yazıyı. Telefonda yazdım bu kadar kelimeyi. Ellerim görseldeki gibi oldu şu an shsndndn

Geri bildirim: Ben Mesela, Oooo Şayir Batuhan | Eser Miktarda Çıldırmak