Aramızdaki Vantrologlar

Merhaba,

Bir roman üzerinde çalışmaya çalışıyorum ancak tıkandım. Bu tür durumlar tanıdık. Üretim sürecim genelde böyle oluyor, önce tıkanıyorum, zorluyorum, bir kez daha zorluyorum, olmadığını düşünüp bırakıyorum, sonra bir gün ansızın bir kıvılcım parlıyor, bütün fişlerimi çekip geceli gündüzlü şizoid bir tavırla bir şeyler yazıyorum. Bu kendinden geçme hali normalleştiğinde yazmak istediğim şey tamamlanmış oluyor. Böyle tıkanık anlarında da yine yazarak ama kendimi kafamdaki şeyleri yazmak zorunda olmamamın hissiyle rahatlatarak atlatıyorum. Yarın öbür gün çalışmaya döndüğümde, bu yazının da içinden muhakkak en az birkaç cümle çalacağımdır o kitap için. Genelde hep böyle olur. Neyse, bakalım neler çıkacak bu yazıda, öyle serbest dalayım istedim.

Az evvel, doğru düzgün tek manzaram olan yıldızlara bakıyorum. Bu arada doğru düzgün dediğim, her yerim apartman, her yerim daire, şehrin ortasındayım. Yani bu kirlilikten görünen bir avuç yıldızdan bahsediyorum doğru düzgün değil ama mevcut şartlarda olabilecek en doğru bu. Uzaklarda, gerçek anlamda uzaklarda bir yıldız parlıyor. Hangi gezegendir bilmiyorum. Tuhaftır, gökyüzüne bu kadar ilgim var ama hangisi hangi gezegendir, birkaçı hariç pek bilmiyorum. Sanırım bu biraz da işime geliyor. Gizemi artırıyor. Benim için bir yıldızın adını bilmek mühim değil, kendi adıma mühim olan o yıldıza baktığımda neler hayal ettiğim. İşte böyle bir anda, yıldız yaldır yaldır parlıyor iken, o ufacık görüntüsüne rağmen parıltısı gözle görülür bir halde, ne biçim patlamalar oluyor kim bilir namussuzda. Ürkütücü. Neyse. Şey diyordum, kim bilir ne kadar uzakta. Kaç milyon, milyar ışık yılı ötede. Görüntüsü acaba kaç zaman sonra bize ulaşıyor, her şeyden öte acaba bu parıltısını gördüğüm yıldız hâlâ oralarda mı? Belki çoktan infilak etti, 500 yıl sonra göreceğiz o patlamayı. Yani ben göremeyeceğim elbette, siz de göremeyeceksiniz. Belki kimse göremeyecek. Ne kadar körsel bir durum. Gözümle görmeden inanmam deriz ya. Al işte, görüyoruz gözümüzle. Ama orda olmayabilir de, demek ki gözün gördüğüne de inanmamamız gerekiyor. Keşke 1-2 milyon ışık yılı ötesine gidebilecek, dünyayı da bir dürbünle izleyecek teknolojim olsaydı. Bakardım dinazorlar neler yapıyor, karaya ayak basan amfibikler geçimini nasıl sağlıyor, tavukların uzak akrabaları nasıl çocuklar yetiştiriyorlar, kimlere oy veriyorlar falan.

Çocuk yetiştirmek demişken, ne tuhaf şey değil mi? Cahil bir zamanımda, benim de böyle bir hevesim vardı. Allah’ım, ölüyordum bir kız çocuğum olsun diye. Şimdi geriye dönüp baktığımda, aptallığıma gülüyorum. Bir çocuk, neden var olur? Bu yazıyı okuyan, evlat sahibi kimseleredir bu sorum. Elbette tüm kararlarınıza, bu yönde takındığınız cesur tavra saygım sonsuz. Ancak, sanki biraz bir şeyleri yaratmış olma arzusuyla yapıyorsunuz bunu. Yine de takdir edilesi bu korkunç sorumluluk. Elbette, ister alının ister alınmayın ama pek çok kişi sadece “yapmış olmak” adına yapıyor bunu. Neden ürediğine dair bir fikri yok pek çok kimselerin. Öyle yapmış çünkü öncekiler de. Toplum olmanın gerekliliğidir. Evlenir ve ürersin. Peki ama neden? Bu kadar önemli mi soyunuzu devam ettirmek? Kimisi de, çocuk evin neşesidir diyor. Bu gerçek anlamda korkunç bir düşünce. Evlendiğiniz insan sizi bu kadar mutsuz mu ediyor, neşenizi bu kadar mı kaçırdı ki bir neşe kaynağı arıyorsunuz? Belki içinizde bazı pişmanlık duyguları uyandıracağım ama o neşenizi başka türlü de bulabilirdiniz. Anne baba olanlar muhtemelen bunun ne kadar kutsal bir duygu olduğunu izah edip söylediklerime karşı çıkacaklar. Fakat bir çocuğu meydana getirenlerin neden bir kutsallığı olsun? Evet, çok mucizevi bir olay biyolojik olarak ancak bir kediden ya da bir penguenden pek farkı yok. Hatta çetin şartları düşünürsek, penguenler daha bir peygambervari işler yapıyor sanki? Bir insan yetiştirmek, maaşlı mesleğin gibi, her gün full mesai harcaman gereken bir durum, benim hiç çocuğum yok ama kendimi yetiştirdiğim için biliyorum bunu. Öyle sadece önüne maddi imkan koyup, arada da sorunlarını çözmeye çalışmak, insan yetiştirmek olmuyor. Bu coğrafyada bunu başarabilen var mıdır pek emin değilim ama varsa da sayısı beş falandır. Bu kadar sabır, bu kadar bilgelik, insanın doğasına ters ve bir insan yetiştirmek için bu doğaya karşı gelebilecek çok ama çok az insan vardır. Bundan adım gibi eminim. En eğitimli insanları da gördüm, en cahillerini de, çocuklarına karşı tavırlarını. Çocuk algısını çevresinden aldıklarıyla oluştururken, ağzından çıkabilecek en ufak bir falso, onun hayatı boyunca taşıyacağı bir iz anlamına gelir. Bu kahramanlık filmlerindeki dünyayı kurtarma senaryolarından bile daha büyük bir sorumluluk. Kusura bakmayın ama pek çoğunuz yaşayamadığınız hayaller üzerine bir çocuk yaratıyorsunuz. O hayalleri yaşayabilmesi için. Bütün çabanız bundan ibaret. Gerçi bunu da açık açık dile getiriyorlar, bu canını dişine takıp, kendini hayattan soyutlayarak çektikleri çilenin bir adı var, “daha güzel bir hayatı olsun” Çünkü senin daha güzel bir hayatın olmadı, hayalindeki gibi. Bari genlerini aktar, türlü imkanlar sun çocuğa ve o genler gelecekte iyi bir hayatın tadına varsın. Güzel illüzyon ama ne gerek var? Belki o kadar yaşamdan kendini soyutlamasan, bu kadar endişeli bir halde yaşamına devam etmesen, o genler senin hücrelerindeyken tadacak o güzel hayatı.

Elbette niyetim sizi evlatlarınızdan soğutmak değil. Bir çarpıklığı, bir manasızlığı dile getirmek istedim gecenin bu saatinde. Belki de sizi rahatsız etmek istedim bu düşüncelerle. Çünkü ben de böyle bir manasızlığın ürünüyüm. Evin neşesi diye imal edilmiş, biraz geliştikten yani sevimliliğini kaybettikten sonra öylesine, çekmecede duran herhangi bir eşya kadar anlamı olan bir şeye dönüşmüşüm. İyi ya da kötü bir aile, fark etmiyor. Sonuç olarak hepiniz, hayallerinizi yaşayabilmesi için bir şeyler getiriyorsunuz dünyaya. Sizden çıkana, dayatıyorsunuz kendinizde ne varsa. Neyi tecrübe ettiyseniz, öyle biçimlendiriyorsunuz.  Usta heykeltıraşlar ile acemi heykeltıraşların topluluğu gibi. Usta olanlar, fiyakalı oymalar yapıyorlar, amatörler de, işte kendileri gibi…

En eğitimli insan bile, çocuğuna şiddet gösteriyor. Şiddet sadece fiziksel bir temas değildir. Yapma denilen şeyi inatla yapan çocuk, bir süre sonra katlanılmaz hale geliyor değil mi? Bağırıp çağırıyorlar örneğin. Seçme hakkı verilmeyen bir velet, istenileni yapmadı diye üstüne bir de fırça yiyor. Maşallah, Gepetto gibisiniz. Etten kemikten kuklalar yapıyor, sonra da onları vantrologlar gibi yönetmeye çalışıyorsunuz. Ama helal olsun o veletlerden bazı kimselerine, nasıl bütün hayallerinizi alıp başınıza çalacaklar. O yaşayamadığınız hayalleri dolaylı yoldan yaşama hayalinizi alıp götünüze sokacaklar afedersiniz adfasdfasd

Siz ‘doğru düzgün’-ne demekse- bir hayatı olsun diye hayatınızdan ödün vereceksiniz, sefil gibi yaşayacaksınız hiçbir şeyden tat almadan. O gidecek uyuşturucu bağımlısı olacak, belki suç işleyecek. Size müstehak enayiler. Ama öyle de utanmazlar ki, “nankör” diyecekler çocuğa bir de. Biz seni böyle mi yetiştirdik… Böyle tipler tehlikelidir, siz istemeden ne verdiyse, aslında vermek zorunda olduklarını sonra da yapılan bir iyilik gibi, bir minnet beklentisiyle önünüze koyarlar. Biz sana şunu şunu yaptık, böyle dedik, sen böyle oldun. Peki ya o çocuk da size, ben hiçlikteyken beni buraya getirdiniz, neden? derse ne olacak? Hiçbir şey tabii ki. Az biraz okumuş etmişleriniz çocuğu psikoloğa götürür, ortalama ve alt taraflar da ağız burun dalar, şiddet uygular.

Çocuğunuza “güzel” bir hayat sunmaya çalıştığınızı düşünüp aslında nasıl toksik davrandığınızı göremeyecek kadar bir şeyler yaratmanın sarhoşluğu içerisindesiniz. Kendiniz başaramadınız ama Gepetto gibi bir kukla yaparak, onun başarmasını sağlayarak kendinizi tatmin edeceksiniz değil mi? Zaten ufak tefek alıştırmalarınızı da yapıyorsunuz karne günleri ya da bir okul falan kazandığında o bahtsız yavrucaklar.

Benim kendi aile tecrübem çok sıkıntılı, bu bahsettiğim iki yüzlü durumların dahi yaşanmadığı bir ortamdı. Herkesi kendim gibi sanmakla ilgisi yok bu söylediklerimin, 33 yaşına giriyorum yakında, haliyle bu kadar senedir bu toplumu gözlüyorum, bu toplumla iletişim halindeyim. Bir şeyler söyleyecek kadar çok gözlem yaptım. Benim mesela annemle çocukluğumda olan fotoğrafım 3-4 tane. O da yanında komşunun çocuğu gibi duruyorum. Annem, seri katiller yetiştirebilecek türden bir insan maalesef. Ve ciddi ciddi çok zaman şaşırıyorum bu duruma, benim bir sosyopat olmamı engelleyen şey neydi? Şans mıydı? Bilmiyorum. Erken dönem gençliğimde şiddet eğilimlerim vardı, bunu biliyorum. Yıllarca evden uzak durdum. Başka insanlarla yaşadım. Bu da benim için savurgan ve yıkım dolu bir yaşam getirdi. Elbette hepimiz savruluyoruz. Savrularak var olan bir güneş sistemi içinde yaşıyoruz neticede, stabil bir yaşam düşünülemez. Sadece bazılarımız bir meteor kuşağında savruluyor, bazılarımız daha geniş boşluklarda. Ben meteor kuşağında savrulanlardan oldum hep. Bir o taşa çarpıyorsun, bir bu taşa. Bu savrulan hayatın elbette bir bedeli de oluyor. Kötü arkadaşlıklar, kötü ilişkiler, kötü alışkanlıklar. Hepsinden kana kana içtim. Beni de ben yapan şeyler bunlar. Bu yüzden, uzun süredir bu duruma kızgınlık hissetmiyorum, önceden çok fevri ve düşmanlık doluydum. Çok sonraları, yirmili yaşlarımın ortasından sonra yetiştirmeye başladım kendimi. O sorunlu, sıkıntılı tipten arınmaya başladım. Ortalama ömrün 63 yıl olduğu bir coğrafyada büyük zaman kaybı bu elbet. Galiba 25 yaşından sonraydı, annem gibi nefretle yüklü olmanın bana sadece kaybettirdiğini fark etmem… 25 yıl kök saldığın şeyleri, bir gecede değiştiremezsin. 33 yaşına giriyorum, değişim hala da devam ediyor. Ancak yine de zaman zaman düşünmeden edemiyorum, ta en başından, duygusal yıkımların olmadığı, 25 yıldan sonra oluşturulan derme çatma bir ruh yerine, en başta uzaktaki bir yıldız gibi parıldayan bir karakter inşa edebilseydim, nasıl bir yaşamım olurdu, nasıl bir kişilikle devam ederdim hayatıma… Elbette tarih, böyle olsaydı, şöyle olsaydılarla ifade edilemez. Bu benim kişisel tarihim olsa bile. O yüzden, her geçen gün daha çok önüme bakıyorum. Bu tür bir geçmişin beni asla terk etmeyeceğini de biliyorum. Bu açıdan, bir gün son nefesimi tüketirken, eksiklikleri olan, yarım yamalak bir şey olarak yapacağım bunu. Bu da sanıyorum ki hiç istemeden var olduğum bir yerde, payıma düşen ve çaresizce kabullendiğim şeyler bütünü olarak bilincimle beraber gömülecek toprağa.

Bölüm Sonu Canavarı

Bir Cevap Yazın