Merhaba,
Nasılsınız? Ben yine bunalımlardayım. Bıçak kemiğe dayandı, her gece yeminler ediyorum. Etimin altında, uzayı kaplayacak kadar büyük bir boşluk var gibi hissediyorum. Öyle büyük ki bu, mesela oturup telefondan blog yazıları yazdırabiliyor bana. Ben bilgisayarım hakkın rahmetine kavuşmadan önce bile yazmaya üşenen bir insan çocuğuyum. Şimdi oturup ne kadar uzun olacağını bilmediğim blog yazıları yazıyorum telefondan. Üşenmesem neler yapasım var da…
Güneşin olmadığı saatlerde daha hüzünlü oluyorum. Bir de aptal gibi geceyi seviyorum. Henüz güneş batarken kaplıyor beni bir tuhaf duygular. Karanlık sanki içime içime çöküyor hızla. Böyle durumlarda, nihilizm bütün hücrelerime hücum ediyor. Bonnnnnnbbbbboooşşş geliyor her şey. Yani gerçek de bu aslında ama, bu gerçekle yaşanmaz ki. Bari tadını çıkarayım diyorum hayatın, geldik öyle, gidiyoruz böyle. Piiiiyyy…. Tadını da çıkaramıyoruz ki. Eskiden bu gerçeği taşıyamadığım için maddeler falan kullanırdım. Bir süre böyle geçti yaşam ama maddelerin de bu gerçeği taşımada konforlu bir şey olmadığını da gördüm. Hatta bir süre sonra insanın sırtındaki yükü ağırlaştırıyor. Kocamaaaan bir hiçlik, daha da anlamsız oluyor. Nasıl oluyor deme, tarif edemem. Bazı şeyler tarif edilemez. Dünyanın en iyi tasvircisi olsun isterse, anlatılamaz. Her türlü betimlemeden münezzehtir. Münezzeh demeyi seviyorum. Çok kutlu bir şeyden bahsediyormuşsun gibi oluyor.
Neyse. Ne diyordum?

Hiç. İnanılmaz bir kelime. Öyle seviyorum ki, göğsümde kocaman dövmesi var. Bildiğin, hissettiğin her şeyi, bir kolu kopartır gibi aniden senden söküp alan bir ilâh. İnsan bir gün kendine “niye varım?” diye sorduğunda, bu zehri kendi benliğine zerk etmiş oluyor. Bunun geri dönüşü de yok. Hiçbir rehabilitasyon hamlesi, hiçbir ceza kişiyi bundan alıkoyamaz. Bu zehri aldıktan sonra bir daha sen, sen değilsin. Bu sorunun elbette var olan hatta olmuş insan sayısı kadar cevabı var. Ancak cevaplardan ziyade hangisine inanacağımız önemli. Zira cevaplardan çok, hangisine inanacağımız kim olduğumuzu belirler. Ben genelde bütün cevabın hiç kadar bomboş olduğuna inanıyorum. Ne birilerine kulluk, ne birilerine köle. Ama yine de işte insanız, izole yaşam şansımız yok gibi. Dalıp gidiyorum ben de zaman zaman temaşaya. Kurcalıyorum, tırmanmaya çalışıyorum, mücadele ediyorum, kendimi hırpalıyorum. Yorulunca da kendimi hiçliğin kollarına bırakıyorum. Bütün o çabalarım, anlamsız, saçma sapan hareketler yapan bir insan gibi geliyorum kendime uzaktan bakınca. Dinlendikten sonra çabalamaya devam. Her şey sil baştan. ‘Komünizm parayı bulana kadardır’daki anlam gibi acaba bir gün ben de çabalarımın sonucunu aldığımda mı anlamlı kılacağım yaşamı? Peki o zaman hiçlik ne olacak? Böyle zamanlarda intihar fikri de beni hiç dehşete düşürmez. Bulutlardan mı atlasam, bulutlara mı atlasam? İntihar, takmış takıştırmış, aşüfte biri gibi, kırıtarak dolaşır beynimdeki bütün kıvrımlarda. Sanki aklımı cezbedip baştan çıkarmak ister gibi beni. Direnirim buna. Ama direncim, gerçek bir irade mi? Yoksa makyajladığım bir illüzyon mu? Mümkündür çünkü insanın kendisini kandırması. Hatta galiba bir bilimsel araştırma da vardı bu konuda, insan en çok kendisine yalan söylüyormuş. Ne olacak ki mesela? Dünya bensiz dönmeyecek mi? Ben olmasam da bastıracak kan kokusunu benzin istasyonları. Sokaklar yine dolup taşacak it kopukla. Yine tüketecek hanımefendileri ve beyefendileri yaşam. Fatura ve kiralar yine ödenecek. Dükkanın önünden geçerken yine kapının önüne çıkıp götünüze bakacak esnaf. Taksiciler yine kısa mesafe götürmeyecek. İklimler değişir bir tek. Onun da benimle alakası yok zaten. Ama belki müritlerim olsaydı, “hazretleri bu dünyadan göçtükten dünya da kendini öldürmeye başladı İklimler falan bozuldu” diye sağda solda söylenti yayarlardı. Bu karamsar boku belki biraz hafifleştirmiştir bu dediklerim.
Zaten coğrafi olarak, en az 2-0 geride başlıyoruz hayata. Bize bunu jeopolitik konum falan diye anlatıp ayakta siktiler körpe beyinlerimizi ama meğersem hiç ya da en az alaka bu konumla ilgiliymiş. Herkes mutsuz, herkes fakir. Bugün 18 yaşında gencecik bir çocuk intihar etti. Çok üzücü. Ben bir müntehir olarak, onu çok iyi anlıyorum. Henüz 18 yaşında bu raddeye gelmek, gerçekten memleketin, toplumun nasıl bir yere geldiğini anlatıyor benim için. 18 yıl, bir insan kolay yetişmiyor. Ve sonra, puff. Yok bir daha. Ölüm bu kadar komik işte. Hiçliğin kartviziti gibi. Yıllarca varsın, bir anda yok oluyorsun. İstisnasız bütün finallerin böyle olacağı bir sistemde, neyin anlamı olabiliyor ki? Tüm bunların üstüne, bir de böyle bir coğrafyada yaşam savaşı veriyoruz. Kimisinin bir aylık harcaması, kimisinin yaşamını kökünden değiştiriyor. Bu nasıl bir uçurum, bu nasıl bir makas. Bunları gördükçe, hissettikçe bunları, insanın kendini mânasızlıktan sıyıracak budaklara tutunası da gelmiyor.
“Bir kuyuya mı düştüm yoksa bir kuyunun içinde mi doğdum? İşte böyle başladı benim hikâyem. Bir sayacın düğmesine dokunur gibi sordum bu soruyu kendime.”
böyle başlıyor üzerinde çalışmaya başladığım yeni romanım. Daha doğrusu çalışıyordum. Bir süre daha durgun çalışacağım. Sonrasına sonrası geldiği zaman bakacağız. Güzel bir roman olacak. En iyi ihtimalle 2021’de. Tabii hayatta olursak. Malum, Türkiye’de ölmek için illa kafanın içinin intihar fikirleriyle dolu olmasına gerek yok. Bu satıra kadar ne yazdım, bir fikrim yok. Yani yazıyı yayınlandıktan sonra okuyacağım ben de. Birbirinden kopuk şeyler olduğunu tahmin ediyorum. Bir önemi yok benim için. Rahatlamak için yazıyorum. Bir de aralara saldığım bazı cümleleri, zamanı gelince alıp kitabıma koyacağım. Taslak metin gibi düşünebiliriz. Eski blog sayfamda çok yaptığım bir şeydi.
Neyse.
Günler kekremsi geçiyor böyle zamanlarda. Her şeyde paslı bir metal gıcırtısı var. Üstelik her şeyin tadında da aynı metal… Ne yıldıza bakası geliyor insanın, ne de bulutları tanıdık bir şekillere benzetesi. Sadece uyusam istiyorum. Uyusam ve hiç uyanmasam. Binlerce yıl sonra şöyle bir gözümü açıp üç beş saniye baksam dünyaya. Tekrar uykuma dalsam. Eskisi gibi sulu göz değilim, ağlayamıyorum da. Bu elem, bu keder içimde kalıyor doğal olarak. Oysa ağlamak, işemek gibi rahatlatır insanı. Bu duygusal toksini atarsın ruhundan. Bu yeteneğim de epeyce azaldı zaman içinde. Nedendir bilmiyorum. Bunu yapamayınca sanki insanın kederleri daha bir kök salıyor içine.
Bazen cenazemi düşlerim. Bu ülkede, ölmek de büyük bir sorun en az yaşamanın kendisi kadar. Mesela ben yakılmayı isterim. Ya da Tibetli bir rahip tayfası gibi, parça parça edilip vahşi doğadaki canlılara yem yapılmak. Öncelikli tercihim yakılmak olur elbette. Yakın beni. Küllerimi de götünüze sokarsınız. Şaka şaka. – yok bir de gerçek olsaydı- yani sokmalı kısım şaka. Küllerimden almanızı tek sebeple isterim, her ölüm yıldönümde dolu dolu bir sigara yapıp yeşilliklerin arasına biraz da benim külümden koyup sevdiğim şarkılardan dinlerken tüttürmeniz. Bence bir Batuhan Dedde için olabilecek en güzel anmalardan biridir bu. Ama işte tüm bunlar olmayacak. Kim benim yakılmama izin verir ki? O yüzden mecburi olarak İslami ya da herhangi bir dinin usullerine göre cenaze tahayyül etmek zorundayım. Bir kış günü öldüğümü düşünürüm hep. Gökyüzü kurşuni. Hem de oldukça. Bir devlet dairesinin duvarı gibi. Kuru ve buz gibi bir hava. Öyle ki, toprak donmuş, kazma kürek saplanmıyor neredeyse. Mezar kazıcılar, küfür kıyamet kazıyorlar. Beni gömmeye gelenlerin burunları ve kulakları kızarmış. Daha açık tenlilerin yanaklarında da görülüyor bu tonlar. Birkaç sevdiğim ve sevildiğim insan ağlıyor. Ben ağlayamıyorum. Ölüyüm çünkü. Ya da bilmiyorum belki de ağlıyorumdur, tabutun içini göremiyorum hiç, tabutun içini gördüğüm şekilde hayal etmedim bunu. Tabutum öyle bekliyor kenarda. Bir avuç insan. Kimisi haline şükrediyor hayatta olduğu için. Kimisi ölümü hatırlıyor sayemde. Rüzgâr buz gibi esiyor. Öyle sade, ödüllü festival filmlerinden bir sahneyi andıran, yoksul bir cenaze töreni. Üzülüyorum bunu düşününce. Kendi cenazesini düşünüp kurduğu sahneye üzülen ilk müntehir de benimdir sanırsam.
Neyse. Ne diyordum?
Neden varı(z) m?
Bölüm Sonu Canavarı