“Yaşadık ve kaybettik”in kahrı değil bu. “Yaşayabilirdik ve artık yaşayamayacağız”ın böğürtüsü. Bir tren kazasına benziyordu yere düşerkenki gürültüsü. Sonra sanki kalbi bir organ çantasından çıkarılmış ve onu reddeden bir beden yatıyor sedyede. Bulgular: “İçinde yer yerinden oynamış.” Kucağında biçimsiz bir yığın, görevlilere adres soruyor. Çünkü doğmadan ölen bir şey nereye gömülür bilmiyor. Elinde kalanlara bakıyor: az biraz kendi, üzüntüler, bazı vurulma anları ve yastığın çorak kısımları. Hmmm. Buz tutmuş toprağı kazacak kadar sert olmalı. Vasiyetidir: geriye kalan neyi varsa da hoş cenaze törenlerinde kullanılmalı. Sana değmemiş iyilik onun en büyük düşmanıydı. Bazı geceler sebepsiz kanını dökerdi. Bu, onun eşyasının edepsiz tabiatıydı. Fiziğin hangi kanunu açıklayabilir temas etmeyen iki cismin birbirinden kopmasını? Oysaki onun kasasında asık suratlı aksi bir günü birlikte atlatmanın planları vardı.
İşte bakın, gördünüz mü? İbret olsun. Sıtma nöbetleriyle yaşıyor şimdi ayakucundan mezarlaşmaya başlamış bir yatakta. Belediyeden işçiler gelip kalan eşyalarını kaldıracak mı? Muamma. Seni hiç hatırlamadık ama hiç unutmayacağız da. Harbiden öylesi yoktu dünyada çakmış ilk şimşekten bu yana. İsmin diye kendimi yerlere attım ama biçare yazdılar avcuma. Yumruğumu sıktım geçmedi. Ben artık dilediğim mucizenin başkasında gerçekleşmesini izlemek üzere nahoş bir göreve tayin edildim. Hâlbuki yavaşça kanıma karışan saçların ve yağmurları tamir eden yüzünle, göğsünden gökyüzü fışkıracaktı sanki. İyi olurdu. Uçurtmalar ve uçurtmalara mektuplar gönderirdim. Belki bu mutlu ederdi seni. Dirilince adını çağırmazsam, sende gördüğümü yeryüzünde çoğaltan bir hastalık aparsın beni.